Lonca Sistemi Ve Ahilik Nedir?

KURULUŞ İLKELERİ İLE TÜRK ESNAF TEŞEKKÜLLERİNİN YAPILANMASINDA

ETKİLİ OLAN LONCA SİSTEMİ VE AHİLİK NEDİR?

 
MERİH BARAN

 

Yüzyıllar boyunca Anadolu toprakları üzerinde varlıklarını sürdüren Türk toplulukları, yaşam koşullarının gerektirdiği bütün ihtiyaçlarını kendi el becerileri ile fiilen elde etmekteydiler.

Dış dünyada da benzeri koşullarla aynı örnekler görülür.

Fransız ihtilalinden sonra, serbest rekabet ve büyük sermaye hareketinin, küçük sanat ve ticaret alanına müdahalesi ve yıkıcı etkisi olmuş ve mesleki teşekküller bunun tesirinde kalmışlardır.

Kayıtlar, eski Romadan sonra, Batıda hemen her yerde yaşayan ve Orta Çağda Fransa ve İtalyada varlık olan büyük sermayelerin esnaf teşekküllerinin, makinenin rekabeti karşısında savunma amacıyla tamamen ayrı bir hüviyete büründüğünü, ancak buna rağmen yine de gerileme ile nüfuz kaybına uğradıklarını yazar.

Bizde de Türk Esnaf Teşekkülleri, bu Ortaçağ karakterini yirminci asrın ilk çeyrek dilimine kadar muhafaza etmeye çalışmışlarsa da, Esnaf teşekküllerinin, yani AHİ Teşkilatının kaldırılması ile sosyal bir devrim gerçekleşmiş ve bu durum tabii olarak ekonomik bir devrin sonunu da birlikte getirmiştir. Tekkelerin ve bu Ocakların, kuruluş ilkelerinden tamamen sapmış olmaları nedeniyle kapatılmış olmaları, genç Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki diğer kararlar kadar zaruri ve isabetli olmuştur.

Bugün Türkiyemiz de sayıları 3300ü bulun çeşitli meslek dalları, kendi odalarına bağlı olarak çalışırlar. Bunların  üstünde ise, Ticaret ve Sanayi Bakanlığına bağlı ve Bakanlığın vesayetinde olan 81 adet Esnaf ve  Sanatkarlar Odaları Birlikleri vardır ve bu 33000 meslek dalının bağlı bulunduğu  Odaların her türlü denetimini cezai yetkilere sahip olarak yürütürler. Piramiti yukarıya doğru daralttığımızda, 81 adet Birliğin, değişik meslek dallarından oluşan 11 adet federasyonda bütünleştiğini görürüz. Daha üst ve tek makam ise Esnaf ve Sanatkarlar Birlikleri Konfederasyonudur.

Teknolojinin ön plana  geçtiği ve üretimlerin makineleştiği günümüzde, mesleklerden bazılarının hala daha el emeği ile ve makine ürünü olan benzerlerinden daha kıymetli ve pahalı olarak işlevlerini sürdürdüklerini görmekteyiz (Terzilik, Halıcılık-Marangozluk ve diğer bazı örnekleri gibi).

Doğunun fikir adamları, toplumu sosyal alanda dört sınıfa ayırmışlar:

 

1-  1-  Kılıç Sahipleri

2-  2-  Kalem Sahipleri

3-  3-  Reaya denilen Hars Ehli, yani Hükümdarın, gelenek ve göreneklere bağlı halkı.

Dördüncüsü ise, Ticaret ve Sanat Erbabıdır.

Osmanlının İslam ilim ve felsefesine dayanan bu sıralamada, ticaret ve sanat ehli olan kesimin en son sırada yer aldığını görüyoruz.

Halbuki Osmanlıdan evvel Beylikler ve Selçuklular dönemindeki Ahi Ocakları bu dört ayrı kategori ile sınırlandırılmış  halkın tüm yaşam koşullarını kendi bünyesi içinde toplamış ve sosyal bir  ayırım yapmadan bir katalizör etkisi ile, toplumun bir arada hak ile yaşamasında etkili olmuştur.

Biz burada, günümüzden çok eskilere giderek, toplumun ihtiyaçlarına cevap veren mesleklerin, Anadolu toprakları üzerinde kurumlaşan Ahi Teşkilatı içerisindeki durumuna bakmak istiyoruz. Bunun için öncelikle bugünkü meslek odalarının benzeri olan LONCA Teşkilatından biraz bahsedelim.

 

LONCA kelimesinin Katalancada kullanılan ILONYA dan alınmış olduğu tespitler arasındadır. Ve bir Pirin yönetimi altında çalışan mesleklerin meydana getirdiği bir dernek olarak tarif edilir.

İspanyada kullanılan bir dilden kökünü almış olan LONCA kelimesinin Ahi kurumlarınca ne zaman ve ne sebeple benimsenip kullanılmaya  başlandığını  ayrıca araştırmak mümkündür.

Fütüvvet ve Ahilik ile yakın ilgisi olan esnaf Loncalarının, yedinci, sekizinci yüz yıllara kadar gerilere giden bir geçmişi olduğunu görüyoruz.  Ahi Kurumlarında, Fütüvvet esasları ile iç içe yürütülen LONCA sistemi, Ahiliğin kendi bünyesi içinde, inanç ve doğrulukla pekiştirmiş  olduğu  bir Çalışma ve Yaşam Nizamnamesi şeklinde uygulanmıştır.

Osmanlı döneminde Lonca Teşkilatına ait en eski kayıtlar 15nci yüz yıla kadar uzanır. Halbuki yukarda da bahsettiğimiz gibi 7nci 8nci yüzyıllardan uzayıp gelen ve Ahi Kurumlarının maddi manevi, bedeni ve fikri yönden adeta tüzüğü olan Fütüvvetnamelerin esaslarına bağlı kalarak, yekdiğeri ile iç içe olan bir sistem, zamanla tasavvufi ve fikri hatta askeri yönlerinden sıyrılarak, sadece esnaf kuruluşları haline dönüşmüştür.

Bugün, bir kısmını makine dişlilerinin becerilerine terkeden mesleklerin sayısını 3300 olarak ifade ettiğimize göre, eski tarihlerdeki meslek dallarının sayısını bu sayının daha da üzerinde düşünmek pek yanlış olmasa gerek.

Ahi Teşkilatı içinde, her türlü mesleki faaliyetlerin en  küçük ayrıntılarına kadar belirli kurallara bağlandığı ve bu kuralların dışına  çıkanların ne şekilde cezalandırılacakları teşkilat tüzükleri ile tespit edilmiştir.

Osmanlı dönemine kadar ulaşan bu çalışma koşullarına ait biraz örnek verelim: Bu örnekler arasında yer alan mesleklerden bazılarının  bugün özelliğini yitirdiğini, bazılarının tamamen kaybolduğunu, bazılarının ise bugün hala hizmete devam ettiğini görmek mümkündür. Güzel sanatların dışında kalan ve zamanında EHLİ HİRFET olarak bilinen, uygulayıcısına ise HİRFETKAR denilen bu meslek dallarından sadece birkaç örnek vererek devam edelim.

 
MÜCEVVEZECİLİK

 

Mücevveze, çok kıvrımlı bir cins kavuk ismidir. İlk defa Yıldırım Beyazıd zamanında kullanılmaya başlandığı kayıtlarda yer alır. Bu kavukları yapanların işlerinde yeni kumaş kullanmaları, astar olarak kullandıkları malzemenin ise fazla çirişli olmaması hususları belirlenmiştir.

 
ARAKİYECİLİK

 

Arakiye,  tiftikten veya yünden dövülerek yapılan bir tür ince keçe kumaştır. Çeşitli amaçlarının yanı sıra, kavuk yapımında da kullanılmıştır. Teri aldığı için kumaşa bu isim verilmiştir.

 
BAŞMAKÇILIK

 

Bir çeşit ayrıcalıklı deriden yapılmış ayakkabıya  BAŞMAK denir. Özellikle Orta  Çağ Türk İslam devletlerinde Hükümdarların ayakkabıları için kullanılan bir kelimedir. Eski İstanbulda kadınlar için yapılan Başmakların çok zarif ve süslü olduğu belirtilir.

 
ATLASÇILIK

 

Atlasçıların dokuduğu bu kumaşın daha çok giysilerde ve Sancaklarda kullanıldığı biliniyor.

 

Bu meslek dalı 14.ncü y.y ile 16.ncı y.yıllar arasında çok rağbet görmüştür.

 

İlk dokunduğu yer olarak Hindistan gösterilir.

 

ÇUKACILIK (Bugünkü deyimle ÇUHACILIK)

 

Bilindiği gibi çuha, yünün dövülmesi ile elde edilen ince tüysüz, sık dokunmuş bir kumaştır.

Osmanlı döneminde ÇUKACILIK Lonca Teşkilatına bağlı olarak bu  meslekte çalıştılar. Lonca Teşkilatı ise Kadılara bağlı idi.

Bu dönemde, Çuha tezgahları ve fabrikaları olduğunu dair de kayıtlar vardır.

 
KEMHACILIK

 

Bu isim, üzeri hafif tüylü bir cins ipek kumaş dokuyanların mesleğidir.

Bu mesleklerin yanı sıra günümüzde hala daha faaliyetlerini sürdüren veya sürdüremeyen pek çok mesleğin, geçmiş asırların yaşantısında işlevlerini sürdürdüklerini görüyoruz. Ancak, bunların çalışma koşullarının, zamanın yaşantı şartlarına uygun olarak ve bugünkü şartlardan farklı biçimde koşullarla sınırlandırıldığı ve bağımlı kılındıkları, şartları yerine getirmeyenler hakkında uygulanacak cezaları içeren kararlar ile mesleki faaliyetlerin çok sıkı bir kontrole tabi tutulduğu anlaşılmaktadır. Mesela:

 

-  Hububatçıların      : Samanlı ve kesmikli hububat satamayacakları,

-  Mumcuların          : Kokan yağdan mum yapamayacakları,

-  Değirmencilerin    : Değirmenlerinde tavuk besleyemeyecekleri,

-  Çanak ve Çömlekçilerin :  Bunları iyi pişirmeleri,

-  Kerpiççilerin         : Kerpiçleri sıkı ve kalın dökmeleri,

-Debbağların          : Yani dericilerin, ki bunlar ham deri  alanlardır ve Saraciye bu meslek  dalına bağlıdır. Bu sanat dalında 15, 20, 30 yıllık  ustalara deriler taksim edilirken uyulacak esaslar belirlenmiştir. Taksimi beğenmeyip ustalarının önünde elini kolunu sallayarak itiraz edenlerin sıfatlarında indirim yapılarak tekrar yardımcılığa döndürüldüğü, itiraza devam ettiği takdirde on yıllık bir kalfa bile olsa, başından MAKRAMAsı, yani sarığı alınarak işten bütünüyle uzaklaştırıldığı yazılır. ( Ta ki, pişmanlık duyduktan üç gün sonra af ola ) kaydı ile şahıs istenilen çizgide mesleğe devam eder. ( Bu husus Debbağların Piri Sultan Mahmudun 1695 yılındaki Derilerin taksimi ile ilgili fermanında yer alır.)Sayfa 111

-EKMEKÇİLER VE ÇÖREKÇİLER. İçin, unun temiz olması, tartısının tam olması ve çöreklerde kullanılan yağın temiz olması,

-BAŞÇILAR: için başın çok temiz olup kıllı olmaması,

-TURŞUCULARIN: Turşuyu kepek ekşisi ile değil sirke ile kurmaları,

-TERZİLERİN   :Sattığı malın üstü nasılsa, altının da aynı olması,

-KASAPLARIN  : Kestikleri etleri geceden temizlemeleri ve semiz koyunu bırakıp zayıfını kesmemeleri, et bulmakla yükümlü olduğu halde et temin etmeyenler hakkında kasaba hapis ceza verilmesini,

-ÇÖREK, BÖREK YAPANLARIN: böreğin içine koyun eti kullanması ve tartıyı tam tutması

-CİĞERCİLERİN: Ciğere akciğer karıştırmamaları,

-AHÇILARIN: Pişirdikleri etlerin çiğ kalmaması

-BIÇAKÇILARIN: Yaptıkları işte, Dimşaki l ve Firengi 2 olarak belirlenen kaliteye bağlı kalmaları,

AYAKKABI VE ÇİZMECİLERİN: Yaptıkları işlerde kendi hataları görüldüğü durumlarda, ayakkabıyı yapanların, ama derinin kusuru olduğunda ise, Debbağların cezalandırılması ve hatta hapis ile cezalandırılmaları karar altına alınmıştır.

DELLALLAR: İçin satılan mallardan alacakları hak % l olarak belirlenmiştir.

 

Alınan bu tür kararlar, el emeği ve beden gücü ile yapılan bütün mesleki hizmetler için gerek nasıl uygulanacağı hususunu ve gerekse kuralların dışına çıkıldığında nasıl cezalandırılacağını, en ince ayrıntılarına kadar çok kesin şekilde belirlemiştir.

MEKKARECİLER- ŞIRACILAR-HALAYIKCILAR-DOKTORLAR ve akla gelen bütün meslekler sıkı bir denetime ve kazanç narhına tabi olarak hizmetle yükümlü idiler. Mesela, halayıkçılar, sattıkları cariyenin yüzüne ak ve kızıl hiçbir süs maddesi  süremezler, kız veya oğlan sattıkları halayıkların üstündeki elbiseleri çıkarıp geri alamazlardı.

Tabipler için uygulanan yöntemler ise daha da ilginçtir. Ortalıkta gezen, bir deyimle pratisyen olan tabiplerin yeteneğinin ve bilgisinin yeterli olup olmadığının, tımarhane tabiplerince kontrol edilmesine ve ehil olup olmadıklarına karar verilmesine, ehil olmayanların işten men edilmesine dair hükümler konulmuştur.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama burada bu kadar örnekle yetinip, konuya bu çarkı döndüren sisteme, yani Ahi kurumlarının  temelini teşkil eden, dostluk, kardeşlik birlikte çalışıp, birlikte kazanıp, birlikte paylaşmanın yani sosyal adaletin doğruluk ve faziletin hedef alındığı sisteme bakalım:

Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Ahilik, hiç bir zaman tarikatlarla karıştırılmamalıdır. Bu çok yanlış olur.

Ahilik bir KURUMdur. Bu kurum içinde, yukarda da bazı örnekler vererek belirttiğimiz gibi, bütün mesleklerin yer aldığı, dolayısıyla işleyişlerinin düzenlendiği ve denetlendiği ortada dır.

Ancak bu düzenin iyi işleyebilmesi, yine de kaynağını bilgiden ve insani değerlerden alacaktır ki, bu da o insanın manevi değerlerle donanmış olmasının, yani ahlak, fazilet ve doğruluk içinde bulunmasını gerekli kılar. Bu erdemleri bilgi ile donatmak yada bilgiyi erdemlerle süslemek insanı üst düzeylere taşıyan yegâne itici kuvvettir. AHİLİĞİN temeli işte bu iki ilke ile iç içedir.

Her Ahînin bir meslek sahibi olması gereği vardır. Bir insanın makam sahibi olması mümkündür. Ahî olması için yukarıda saydığımız manevî değerlerin yanı sıra, mutlaka bir mesleği  vukufu olması icap eder.

Bu koşul, toplum içindeki insanların sıfatları ne olursa olsun paylaşmak suretiyle sosyal adaleti, ve varoluşun temelindeki eşitliği benimsemelerini sağlar.

Bir Ahînin bu yolda ilerlemesi ve üst düzeyde bir noktaya erişebilmesi ise yedi kademe aşabilmesi ile mümkün olur. Ancak bu basamakları çıkabilmek için o insanın çok engin fikirsel ve ruhsal bir olgunluğa ermesi gerekir. Ve netice de toplumların üzerinde bağlayıcı, eğitici, uzlaştırıcı ve denetleyici adil ve saygın bir kişi olarak en üst makama oturmaya hak kazanır.

Bu basamakları tırmanarak o makama oturmaya hak kazanmış bir kimse AHİ Teşkilatı içinde EMİR veya BABA sıfatını alır.

Selçuklu ve Beylikler dönemini incelediğimizde emir sıfatını taşıyan birçok isimle karşılaşırız. Ancak Bunların, Ahî Kurumunda en son paye olarak elde edilen emirlik payesi ile karıştırılmaması gerekir.

AHİ EMİR AHMED işte bu makama kadar aşılması gereken basamakları aşarak Emirlik payesine erişmiş bir insandır. 13. yüzyılın sonu ila l4. yüzyılın başlarında yaşamıştır.

Aslen Uygur Türklerinden olduğu, İran üzerinden Zencan yoluyla Anadolu topraklarına gelen ailesi ile Bayburtta bulunduğu ve eğitimini Yakutiye ve Mahmudiye Medreselerinde aldığı daha sonra Sivasa gelerek Tekkesini ve Zaviyesini burada kurarak yaşamını sürdürdüğü tespitlerimiz arasındadır.

Ahîliğin yanı sıra Mevlevi de olan Ahî Emir Ahmed çocuk yaşlarından itibaren Mevlânaya  hayranlık duymuş ve dergaha girip fereci giymiştir. Mevlananın oğlu Seyyid Veled ve torunu Ulu Ari Çelebinin emri ile sürdürdükleri dostluklarını ona yazdıkları mektuplarda görmekteyiz. Bu mektuplar Ahî EmirAhmede olan sevgi ve saygı kelimeleriyle doludur ve onu son derece yüceltmektedir. Bu mektuplardan birindeki ifadelerden Ahi Emir Ahmedin yedi oğlu olduğu da anlaşılmaktadır. Çeşitli Kütüphanelerimizde Onun adına çoğaltılmış Fütüvvetnameler tespit edilmiştir. Ayrıca Türk dili üzerine yazdığı kitabın Arap yarımadasında okutulduğuna dair izlenimler vardır.

Tasavvufla Ahiliği bir arada yaşam şekli olarak kabul eden bu büyük fikir ve toplum insanının, Anadolunun Türkleşmesinde ve Türk Boylarının yaşam nizamında büyük söz sahibi olduğu açıktır.

Bugün hala saygı ile anılması ise geçmiş tarihimizi günümüze kadar taşıdığının kanıtıdır.

İçinde yattığı Türbesi ile asırları bugüne taşıyıp getirmiş, Sivasa Sivaslılara çok kıymetli bir belge bırakmıştır.

Onunla birlikte onun gibi tarihe mal olmuş isimleri de saygı ve rahmetle anmak isteriz.

Hepinize saygılar sunarım.

 

Merih Baran

Ahi Emir Ahmed Evladı

 

 



BİBLİYOGRAFYA

 

AHMET EFLAKİ-Ariflerin Menkıbeleri. Çev. Tahsin Yazıcı. I ve II.c. İstanbul 1986.

ABDİZADE HÜSEYİN HÜSAMEDDİN, Amasya Tarihi, İstanbul 1927.

BAYBURTLU AHİ ALİ bin SEYDİ HASAN, Fütüvvetname. Köprülü Kütüphanesi 1597

                 Kayıt Nolu Yazma Nusha.

BARKAN Ö. Lütfü, Kolonizatör Türk Dervişleri. Vakıflar Dergisi II. Sayı, 1942

BAŞEL Fahrettin, Sivas Bülteni, Sivasta Ertana Hükümeti  1935.

CLAUDE Cahen, İlk Ahiler Hakkında. Çev. Mürsel Öztürk Belleten C L Sayı 197, T,T,K, Ankara 1986

ÇAĞATAY Neşet, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik. Selçuk Üniversitesi Yayınları, Konya 1981

ÇAĞATAY Neşet, Ahilik Nedir, Ankara 1950.

ÇETİN Osman, Selçuklu Müesseseleri ve Anadoluda İslamiyetin Yayılışı. Marifet Yayınları, İstanbul 1981.

DEMİREL Ömer, Sivasta Esnaf Teşkilatı ve Üretim-Tüketim İlişkileri. Ankara 1989.

GÖLPINARLI Abdülbaki, Burgazi ve Fütüvvetnamesi.

GÖLPINARLI Abdülbaki, Mesnevi Şerhi.

GÜMÜŞHANE MADDESİ, Yurt Ansiklopedisi.

İBNÜL EMİN EVKAF 1141 H., 6704 Başbakanlık Devlet Arşivi.

MUHAMMED ET-TANCİ, İbni Batuta Seyahatnamesi Tuhfetun Nuzzar fi Garaibil- Emsar, I, II, c, Çev. Çevik Mümin İstanbul 1983.

MIROĞLU İsmet, Bayburt Sancağı, Bayburt Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yayınları, İstanbul 1975.

NASIRI Hüsrev, Saadetname, Çev. Meliha Ülker Tarıkahya, 1085.

SİVAS ŞERİYE SİCİLLERİ, Sivas Müzesi.

SOYKURT Refik H., İnsanlık Bililmi Ahilik.

SOYKURT Refik H., Orta Yol Ahilik. Anakara 1971.

SULTAN VELED, Divan, Çev. F. Nafiz ,Uzluk Basımevi 1941.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !