Tımar Sisteminin Tasfiyesi

13/8/2008
16. Yüzyıl sonlan, Anadolu

16. Yüzyıl, yani Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak devri olarak kabul edilir. Ama her çıkışın bir inişi vardır ve zirve aynı zamanda inişin de başladığı en yüksek noktadır. Nitekim ‘Muhteşem Süleyman’ın son zamanları ve ardından gelenlerle birlikte Osmanlı da inişe geçmeye başlayacaktır. Bu durumun ise çeşitli ve dış nedenleri vardır. İnişe geçiş, hem uluslararası, hem de yerel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan gelişmelerin ürünü olan nesnel bir süreçtir.

Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğunu çağdaşları karşısında üstün kılan iki özelliği vardır; birincisi, Yeniçeri Ocağı olarak bilinen düzenli, profesyonel bir orduya sahip olmasıdır. 16. Yüzyıla kadar Avrupa’daki hiçbir devlet böylesi büyük, eğitimli ve iyi örgütlenmiş bir orduya sahip değildir. İkincisi ise tımara dayanan topraktaki mülkiyet sistemi hem toplumsal üretimin geliştirilmesinde ve paylaşılmasında, hem de iç güvenliğin sağlanmasının yanı sıra toplumun bütün kaynaklarının askeri örgütlenmeye sevk edilmesinde çok işlevseldir.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı bu sistem askeri yararlılığı kışkırtan ve ülkenin en ücra kesimlerine kadar ulaşan bir asker besleme/toplama mekanizması olarak son derece dinamiktir. Tımarlı sipahi adını taşıyan bu ordunun Anadolu’da 100 bin civarında, Rumeli’de ise 75 bine yakın asker çıkardığı bilinmektedir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında bu iki kurumsal yapıda da sorunlar ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Üç kıtada 24 milyon kilometre kareye yayılırken doğal genişlemesinin de sınırlarına varan imparatorluk Doğu’ya doğru İran engeliyle karşı karşıyadır. İran’ı fethederek Hindistan’a doğru ilerlemesi mümkün değildir. Güneyde gerek Arabistan, gerekse de Kuzey Afrika’daki sınırlar çöllerle kesilmektedir. Batıda, Avrupa’da ise güçlü Avusturya İmparatorluğu ile yüz yüzedir.

Viyana alınarak Orta Avrupa’dan Batıya doğru ilerlemeye teşebbüs edilmiş ancak başarılamamıştır. Zaten artık Batı Avrupa’da gelişmekte olan ticari kapitalizm karşısında, “basit yeniden üretim”e dayalı Osmanlı sisteminin “genişletilmiş yeniden üretim” sürecine girmekte olan Avrupa karşısında üstünlük sağlaması mümkün değildir. Dolayısıyla bu koşullar önemli ölçüde “dış haraca”, fetihlere dayanan Osmanlı sistemini zora sokmaktadır.

Öte yandan Amerika’nın keşfi ile birlikte bu kıtadan Avrupa’ya aktarılmakta olan altın ve gümüş bir “fiyat devrimi”ne yol açmış ve Avrupa’da ciddi bir enflasyon ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalara göre 1521 ile 1660 yılları arasında Amerika’dan İspanya’ya 18 bin ton gümüş ve 200 ton altın geldiği sanılmaktadır. Avrupa’da dolaşıma giren bu altın ve gümüş madeni paranın değerini düşürmüş, fiyatların o zamana kadar görülmedik ölçüde artmasında önemli bir etken olmuştur.

Örneğin İngiltere’de daha önceki 150 yılda fiyatlar ancak yüzde 2 civarında artarken 1500-1600 arasında tam beş kat artmıştır. Hammadde ihtiyacı içinde olan Avrupa Osmanlı ülkesinden yüksek fiyatla hammadde talep etmekte, kaçakçılık çok yaygınlaşmakta ve sonuçta iç tüketime sunulan ürün miktarı azalmakta, fiyatları artmaktadır.

Denizlerde yapılan keşifler ve uzun yola dayanıklı sağlam gemilerin yapımı da uluslararası ticaret yollarını değiştirmiş, bu alandaki Osmanlı egemenliğini sınırlandırırken gelir kaynaklarını da daraltmıştır.

İşte tüm bunların sonucunda iç ve dış haraca, başka ülkelerde üretilen zenginliklere fetihler yoluyla el konulmasına ve ülke içindeki sosyal artığın yönetici egemenler tarafından gasp edilmesine dayanan imparatorluk çatırdamaya başlayacaktır. Ülke içinde “Celali Ayaklanmaları” adı verilen isyanlar patlak vermeye başlarken fethedilen uzak bölgeler ise artık bir gelir kaynağı olmaktan çok gider kaynağı haline gelecektir.

Çünkü sömürgeci bir anlayışa sahip olmayan Osmanlı eliti sadece merkezi imar ve inşa etmekle yetinmemiştir. Fethedilen yerleri sadece silah gücüyle değil, aynı zamanda bir tür toplumsal rızayı veya gönüllü boyun eğmeyi üreten ekonomik ve toplumsal yatırımlar aracılığıyla da elde tutmaya yönelik bir yönetim modeli geliştirmiştir.

Devletin yıllık gelirlerinin neredeyse üçte bire indiğini gören Osmanlı egemenleri çare aramaya başlayacak ve sonunda bulacaklardır da; altın yumurtlayan tavuğu kesmeye karar vereceklerdir. Yani devletin ve toplumsal sistemin temelini oluşturan tımar sistemi kısa vadede daha fazla gelir getirmek amacıyla tasfiye edilecektir. Dış haracın artırılmasının yolu yeni fetihlerdir ama gelinen noktada birçok nedenden dolayı bu da olanaksız olduğu için çözüm iç haracın artırılmasında görülecek ve tımar sistemi bir nevi “özelleştirilerek” gelirler artırılmaya çalışılacaktır. Ancak bu yönelim aslında Osmanlı’nın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.

Tımar sisteminin özelleştirilerek adım adım tasfiyesi mültezimler aracılığıyla olacaktır. Devletin kamu gelirlerinin ya da topladığı verginin özel kişilere kiraya verilmesi denebilecek bu sistem için önce ifraz uygulaması devreye sokulacaktır.

Örneğin bir tımarın defterde kayıtlı görünen yıllık geliri 50 bin akçe ise ve tımar sahibi bu miktar üzerinden devlete vergisini ödüyorsa İstanbul’dan yollanan görevliler yerinde inceleme yaparak tımarın yıllık gelirinin 50 bin akçeden daha fazla olduğunu, örneğin 75 bin akçe olduğunu belirliyor ve böylece aradaki fark sipahiden tahsil ediliyordu. Bu arada tımar da parçalanarak, üçte biri sipahinin elinden alınıyor ve iltizama, yani bir nevi kiraya veriliyordu.

Mültezim adı verilen kişi tımarın yıllık geliri üzerinden vergisini devlete peşin olarak ödüyor daha sonra bunu köylülerden topluyordu, tabii mümkün olduğunca çok daha fazlasını almaya çalışıyor ve köylüleri soyuyordu. Başlangıçta belli sınırlarda uygulanmaya başlayan bu iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Zamanla vakıf gelirleri, gümrükler, madenler, cizye gelirleri de iltizam konusu oldu. Devlet, tımar sahipleri ve onların köylülerle olan sorunlarıyla uğraşmaz olmuş, peşin olarak topladığı geliri kullanırken köylüyü insafsız mültezimlerin eline terk etmişti.

Topraktaki vergi gelirinin memurdan, askerden alınıp zenginlere satılması Osmanlı toplumsal düzenini çökertirken tımarlı sipahinin askeri örgütlenmesini de tasfiye eden bu uygulama kısa vadede iyi bir fikir gibi görünüyordu, ama uzun vadede Osmanlı kendi ipini çekmiş oluyordu!

tarihtr.com

Medreseler

13/8/2008

Ders okutulan yer anlamında olan medresenin kültürel bir kurum olarak ilk ne zaman, nerede, nasıl ortaya çıktığı bilinmemektedir. Fakat her İslam ülkesinde farklı zaman ve şartlarda ortaya çıkmıştır. Araştırmalar ilk medreselerin Türkistan ve Horasan’da ortaya çıkıp yayıldığını gösterir.

Anadolu’da ilk olarak XII. yüzyılda Artuklular, Danişmendliler, Eyyubiler, And. Selçukluları, medrese kurdular. Fakat And. Selçukluları büyük medreseleri XIII. yy.’da Anadolu’ya hakim olduktan sonra kurdular. Yine XIII. yy.’da Mengücek, İlhanlı, Dulkadir, Aydınoğulları medrese açtılar. XIV. yy’da ise; Hamitoğulları, Menteşe, Karamanoğulları, Saruhan, Çandaroğulları, Germiyan ve Akkoyunlular medrese kurdular. Anadolu’nun her yerine yayıldı. 1330’larda İbn Batuta, Anadolu’da kasabalarda bile medrese olduğunu söyler.

Osmanlı : Osmanlılar ilk Selçuklu, Mısır , Türkistan medreselerini örnek aldılar. Bu kendilerinden önceki faaliyetlerin devamıdır. Kuruluşta bilim politikası; diğer ülkelerdeki ünlü bilim adamlarını, tahsilini gelişmiş yerde tamamlamaya gidenleri celbetmek şeklindeydi.

İlk Osmanlı medresesini Orhan Bey, İznik’te 1331’de kiliseden çevirerek açtı. İlk müderrisi Kayserili Davud oldu. Sonradan bu medresede çalışan Tac al-Din ve Ala al-Din Asvad zamanlarında İznik, Osmanlı’nın bilim-kültür merkezi oldu.

2. medreseyi Şehzade Süleyman, yine İznik’te açtı. Bunun vakıfları Rumeli’deydi ve Daru’l-Hadis ile Daru’l Kurrası vardı. 3. medreseyi Orhan Bey 1338’de Bursa’da kurdu. Bu Manastır Medresesi’dir(manastırdan çevrilme veya manastır yanında kurulmasından). 4. medreseyi Orhan Bey Bursa’da, beşinci medreseyi Şehzade Süleyman Yenişehir’de kurdu. Bu 5. medrese 25 odalı ve kütüphaneliydi. 6. medreseyi ise Orhan Bey, Adapazarı’nda kurdu. Sonra Lala Şahin Paşa, Bursa ve Kirmasti’de iki medrese kurdu. I. Murad; Bursa’da “Hüdavendigar” ve “Kaplıca” medreselerini, Y. Bayezid da Bursa ve Edirne’de iki medrese kurdular. Çelebi Mehmet; Merzifon (1414) ve Bursa’da (1420) medrese kurdu. Bursa Yeşil Medrese, devrin en yüksek dereceli medresesiydi ve Molla Husrev, Molla Hayali burada ders vermekteydi. Böylece Bursa, İznik yerine yeni bilim-kültür merkezi oldu. Bayezid Paşa da Bursa’da bir medrese kurdu. Sonra II. Murad Bursa ve Edirne’de iki medrese kurdu.

And. Selçuklu ve beyliklerden de medrese intikal etmiştir. İslam hukukuna göre ele geçirilen memleketteki vakıfların işleyişi onaylanıp, geçerliliğinin devamı sağlandığından bu medreseleri Fatih İlmiye teşkilatı içine almıştır ve bunlar Kırklı Medreseler’e dahil olmuştur.

Fatih, İstanbul’un fethi sonrasında Nizamü’l-Mülk tarzında medrese sistemi kurmaya çalıştı. Bir devlet üniversitesi kurmayı amaçladı. Amacı bilime hizmet edip, büyük bilim adamı yetiştirmek ve devlete yüksek dereceli memurları yetiştirmekti. Merkezi ve mutlak devleti gerçekleştirmek için yüksek memurların iyi seviyede ve denk eğitim alması şarttı. Fatih bu nedenle önce yüksek dereceli Zeyrek ve Ayasofya, sonra Sahn-ı Seman ve daha sonra bunlara öğrenci hazırlayan Musıla-ı Sahn (Tetimmme) medreselerini kurdu. 8 medreseden oluşan Sahn-ı Seman lisans seviyesindeydi. Yine 8 medreselik Musıla-ı Sahn tam akademik lise olmasa da idadi olarak kabul edilirler.

Medrese sayısının artması teşkilatlandırmayı getirdi. İlk teşkilatlandırmayı Y. Bayezid, okutulan ders esasına göre derecelendirme şeklinde yaptı. II. Murad da aynı şekilde ikinci teşkilatlanmayı yaptı. Asıl teşkilatlandırmayı ise Fatih gerçekleştirdi. And. Selçuklu ve beyliklerden intikal edenlerle kendinden önce yapılan Osmanlı medreselerini düzenlerken okutulan dersleri, kuruluş zamanı, müderris maaşı, kurucu statü, şahsiyet ve ünvanlarını da dikkate almıştır. Derecelendirme şöyledir ;

Haşiye-i Tecrid : Müderris günlüğü 20-25 akçedir.

Miftah : Müderris gündeliği 30-35 akçedir.

Kırklı Medrese (Telvih Medrese) : Müderris gündeliği 40 akçedir.

Hariç Elli Medreseler : Kırklılardan bir derece yüksektir.

Kırklı ve Hariç elli medreseler And. Selçuklu ve beyliklerden hükümdar, hükümdar ailesi, vezir ve ümeranın yaptırdığı medreselerdir. Dahil medreseler ise Osmanlı padişahı ve ailesinin yaptırdığı medreselerdi. Bunlardan sonra en yüksek tahsil yolu Sahn-ı Seman’a geçilirdi. Musıla-ı Sahn (Tetimme) ise dahil medreselerdi. Fatih, kendi yaptırdığı Sahn-ı Seman’ı medrese teşkilatının en üst kademesine koymuş ve şöyle sıralamıştır ;

 

1. Medrese : Müderris Ali Çelebi Veled-i Molla Yegan 50 akçe, muid 5 akçe alır. 2 öğrenci vardır

2. Medrese : Müderris Mevlana Ahi günde 50 akçe, muid 5 akçe alır. 5 öğrenci vardır.

3. Medrese : Müderris Kadızade Mevlana Kıvamüddis’tir. 30 zavaidden, 50 akçe medreseden alır.

4. Medrese : Müderris Mevlana Arap günlük 60 akçe alır.

5. Medrese : Müderris Mevlana Abdurrahman Çelebi’dir.

6. Medrese : Müderris Sinan Kirmasti 50 akçe alır. Sonraki müderris 80 akçe almıştır.

7. Medrese : Müderris Mevlana Lütfi’dir. Günlük 50 akçe alırdı.

8. Medrese : Müderris Mevlana İzari Çelebi günlük 50 akçe alırdı.

Musıla-ı Sahn’lar kurulunca ilmiye teşkilatı Fatih devrine şu şekli aldı :

Haşiye-i Tecrid , Miftah , Telvih ( Kırklı ) , Hariç Elli , Dahil (Musıla-ı Sahn) , Sahn-ı Seman

Fatih kanunnamesinde ilmiyenin başkanı Şeyhülislam’dı. Fakat Şeyhülislam doğrudan müderrislik yapamazdı. II. Bayezid da İstanbul’da yaptırdığı külliyede öğretim görevini Şeyhülislam Ali Cemali Efendi’ye verdi. Ama bu mümkün olmadığından onun yerine vekil tayin edildi. Böylece Meşihat makamında “Ders Vekaleti” kuruldu. Medrese teşkilatı Kanuni’nin Süleymaniye medreseleriyle tamamlanmıştır. Kanuni ; bir tıp medresesi ve darüşşifa, Riyaziyat’a mahsus 4 medrese, Hadis alanında lisans üstü ihtisas medresesi (Daru’l-Hadis) kurdu. Fatih gibi, yüksek dereceli Süleymaniye medresesine öğrenci hazırlayan Musıla-ı Süleymaniye (Tetimme) medresesi kurdu. Kanuni devrinde öğretim ; dahil medreselerden sonra iki kola ayrıldı. Sahn-ı Seman’da Hukuk, İlahiyat, Edebiyat öğretimi , Sülemaniye’de ise Riyaziyat ve Tıp öğretimi yapılırken hepsinin üstünde de “Hadis” alanında lisansüstü öğretim vardır. Süleymaniye’nin yapılmasıyla medreseler şöyle sıralanmıştır ;

* İptida-i Hariç, * Hareket-i Hariç, * İptida-i Dahil, * Hareket-i Dahil, * Musıla-ı Sahn, * Sahn-ı Seman, * İptida-i Altmışlı, * Hareket-i Altmışlı, * Musıla-ı Süleymaniye, * Hamise-i Süleymaniye, * Süleymaniye ve * Darü’l Hadis şeklinde sıralama yapılmıştır.

Küçük farklarla 20. yy’a kadar gelen bu sıraya Haşiye-i Tecrid, Miftah, Kırklı medreseleri dahil değildir. Bu sıralama İstanbul , Edirne ve Bursa için geçerliydi.

Öğretim Programı : Kuran, Hadis, Arapça ilk zamanlardan itibaren camilerde öğretilirdi. Fıkıh ve İlahiyattaki gelişmelerle bu konularla ilgili dersler de camilerde okunmaya başlandı. Bazı camilerde bunların hepsi bir arada bazılarında ise biri veya birkaçı okutuluyordu. Bu İslami ve lisani bilimler dışında akli bilimler de okutuluyordu. Mesela El-Ezher camisinde Tıp okutulduğu söylenir. Felsefe ise camiye girememiştir. İspanya’da okutanlar cazalandırılmıştır.

Medreseler Fıkıh için kuruldular. Şiiler “dar’al ilm”, Sünniler ise medreseyi kurdular. Hatta 4 sünni mezhebi için ayrı medreseler kurulmuştur. Ayrıca hadis okutulan “Dar’al-Hadis”ler kurulmuştu. Fıkıhtan sonra Kuran, Hadis, Tefsir, Kelam, Feraiz gibi İslami; Nahiv, Sarf, Lugat, Ma’ani, Badi, Beyan, Adap gibi lisani; Hendese, Mantık, Hikmet, Tıp, Heyet, Felsefe gibi akli bilimler de medreseye girdi. Birçoğunu beraber okutan veya birini, birkaçını okutan medreseler vardı. Misal Selçuklu’da Konya Sırçalı medresede Fıkıh; İnce Minareli’de Hadis; Çankırı, Kayseri , Sivas’ta Tıp; Kütahya, Kırşehir’de Heyet ve Nücum okutulurdu. Osmanlı’da Bursa’da Daru’t-Tıp, Edirne’de Daru’l-Hadis adlı medreseler vardır.

İslam dünyasında medresede genelde İslami bilimler okutulurdu. Müspet bilimler ikinci plandaydı. Müspet bilimler genelde özel eller, rasathaneler, hastahanelerce öğretilirdi. Ama 12. yy.’da Türk-Moğol etkisiyle Türkistan ve Maveraünnehir’de müspet bilimlere ilgi arttı. 15. yy.’da da Timurluların teşviğiyle müspet bilimlerde önemli gelişmeler oldu.

Osmanlı’da medreseye sıbyan okulunda, darul hüffazda veya evde özel olarak okuma-yazma öğrenen ergen gençler alınırdı. Okuma-yazma bilmeyen de alınabilirdi. Kaydolan öğrenci medrese imarethanesinde yer, içer, barınırdı. Tam yatılılık ve öğrenciye burs vardı.

Fatih’e kadar derslerin sırası ve sınıf, devre sisteminin olup olmadığı tam bilinmemektedir. Fakat müspet bilimler olmasına rağmen genelde İslami bilimlerin okutulduğu bilinir. Uluğ Bey’in ölümüyle XV. yy. ikinci yarısında Semerkand ve çevresinden gelen alimlerle müspet bilimler önem kazandı. Süleymaniye medreselerinin kurulmasıyla takviye olan müsbet ilimlerin önemi XVI. yy.’da da korundu. Fatih devrinde kabul edilen esaslara göre İptida-i Hariç’te icap ederse okuma-yazmadan sonra ilk din bilgileri (ilmihal), Kuran, Yazı, Dört İşlem öğretilirdi. Sonra hariç ve dahil medreselerde Makademat-ı Ulum denen Sarf (Gramer), Nahiv (Sentax), Vaz, İştikak-ı Tesis ve Şerhi (Geometri), Hesap, Münazara, Mantık v.b. dersleri Sahn-ı Seman’da Kelam, Feraiz, Fıkıh, Usulü Fıkıh, Tefsir, Edebiyat ve Darul Hadis’te Hadis ile Usulü Hadis okutulurdu. Bunlar herbiri için esas tutulan bir veya birkaç kitaptan takrir yoluyla okutulur, dersler kitap adlarıyla anılırdı.

Bu yazı Tarihçi Talha Gönülalan’a aittir. vaziyet.net

« Önceki ::


Blogcu ile yapıldı


Sitetistik