Mütareke Döneminde Yapılan Saltanat Şuraları-3

29/4/2008
B- Saltanat Şûrâsına Çağrılanlar

Siyasal iktidar, devletin parçalanması anlamına gelen antlaşmanın onaylanacağı şûrâya, kendisine destek olabilecek kişileri çağırdı. Bu yolla antlaşmanın oy birliği ile onaylandığını kamuoyuna göstermek istedi. Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin, temsilcileri aracılığıyla şûrâyı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemesine izin vermedi. Hatta şûrâya çağrılanlar seçilirken, siyasal kimliklerinde ve geçmişlerinde İttihatçılık damgasının bulunmamasına dikkat edildi126.

Saltanat şûrâsına hükûmet üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, Âyân üyeleri, eski sadrazamlar, ilmiye ve bürokrasinin ileri gelenleri çağrıldı127.

C- Saltanat Şûrâsını Açış Konuşmaları

Saltanat şûrâsı, Padişah Vahideddin’in başkanlığında, 22 Temmuz 1920 Perşembe günü, öğleden sonra saat üçte, Yıldız Sarayı’nın tören salonunda çalışmalarına başladı128.

Toplantıya, Paris’teki Osmanlı temsilcisi Dahiliye Nâzırı Reşit Beyin hükümetin hazırladığı cevabî tasarının Spa Konferansı’nda İtilâf Devletleri’nce kabul edilmediğini ve bu devletlerin kayıtsız–koşulsuz antlaşmanın onaylanmasını istediklerini içeren 17 Temmuz tarihli telgrafı okunarak başlandı129. Ardından, hükûmetin 20 Temmuzda yaptığı toplantının tutanağı okundu. Hükûmetin antlaşmayı onaylamaktan başka bir seçenek göremediği açıklandı. Onaylanmadığı takdirde Trakya’nın çok küçük bir parçası ile Anadolu’nun ortasını içine alan Türk Devleti’nin de kurulmasına izin verilmeyeceği ve Osmanlı Devleti’nin kesin bir biçimde ortadan kaldırılacağı, toplantıda bulunanlara bildirildi130. Bu tehdit dolu açıklama Dahiliye Nâzırı Reşit Beyin 20 Temmuz tarihli başka bir telgrafı okunarak sürdürüldü. Reşit Bey bu telgrafında, İtilâf Devletleri’nin antlaşmanın onaylanmaması halinde Yunan askerî birliklerinin İstanbul’a çıkartma kararı aldıklarını belirtti131.

Çaresizliği açığa çıkaran bu belgeler okunduktan sonra Sadrazam Damat Ferit Paşa, kısa bir açış konuşması yaparak karşı karşıya bulunulan durumu yorumladı. Damat Ferit Paşa, konuşmasında özetle şu noktalara vurgu yaptı. Dünya, Roma İmparatorluğu’nun 1700 yıl önce yıkılmasından sonra ikinci kez yeni bir tarihî olay ile karşı karşıya kalmaktadır. Osmanlı Devleti on yıllık korkunç hatalar yüzünden bu hale geldi. Padişah’a duyulan büyük saygının sonucu olarak İstanbul, Osmanlılara bırakıldı ve “Osmanlı Devleti’ne bir mevcudiyet” tanındı. Ülke, var olma ve yok olma sorunuyla yüz yüze gelmiş bulunmaktadır. Damat Ferit Paşa, son olarak, devletin devamından yana olanların görüşlerini kısa bir şekilde sözlü ya da yazılı olarak bildirip, zabtı imzalamalarını dile getirdi. Söz almayan kişilerin ise “bekâ ve mevcudiyet-i devleti mahv ve idama tercih edenlerden” sayılacağını ilân etti132.

Damat Ferit Paşanın ısrarlı bir şekilde antlaşmanın onaylanmasını içeren konuşmasından sonra, bazı kişilerin de aynı yönde görüş bildirmeleri, şûrânın tartışma yapılmadan geçeceğini açığa çıkardı.

D- Saltanat Şûrâsında Antlaşma Taslağının Tartışılması

Sadrazamın konuşmasından sonra söz alanlar antlaşma taslağını irdelemek ve karşı çıkmak yerine, kabulünün zorunluluğu üzerinde durdular. Âyandan Mustafa Sabri Efendi, şûrâda okunan resmi belgelerin içinde bulunulan durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğunu ve antlaşmayı onaylamaktan başka çare olmadığını belirtti. Hadi Paşa, sorunun var olmak ya da var olmamak noktasına geldiğini söyleyerek, şu gerçeklikten uzak değerlendirmeyi yaptı: “Hal ne kadar elim olursa olsun meyusiyete mağlub olmayalım. Tasavvur buyurulsun, bir ağacın dalları budanmakla onun kökünü çıkarıp atmak mı lazımdır? Kökü yerde oldukça o ağaç elbette taze hayat bulur. Bunun gibi, cennetmekan Sultan Osman Gazinin semeresi olan şecere-i tayyibe-i saltanat-ı seniyye, bugün kamilen budanmış olmakla beraber kat-i ümid etmek, meyus olmak lazım gelmez. Buna iyi bakacak olur isek inkırazına mani’ olur isek mürur-ı zaman ile neşv ü nema bulur, yaşar”.

Şûrâdaki eğilimin antlaşma taslağının kabul edilmesi yönünde belirginleşmesine karşın, Rıza Paşa ve Abdurrahman Şeref Bey, bazı konularda hükümetten açıklayıcı bilgiler istemişlerdir. Rıza Paşa, hükûmetten antlaşmada iki şartın yerine getirilmemesi halinde Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasının nasıl değerlendirildiğini sordu. Abdurrahman Şeref Bey ise, “muahede-name Anadolu’da tatbik olunmadığı takdirde metn-i muahede-namede münderic bazı kuyuda karşı ittihaz olunacak hatt-ı hareket(in)” ne olacağını öğrenmek istedi133. Damat Ferit Paşa, bu çarpıcı soru karşısında her zamanki tavrını takınmış ve Anadolu hareketinin bastırılması zorunluluğundan söz etmiştir: “Hep birden elbirliğiyle çalışarak Anadolu’da isyanı bastıralım ve hem de cenab-ı hakdan ümid ederim ki basdırırız. Hiç değilse, böyle bir ümid kapısı açık bulunur” 134. Sadrazam’ın eğilimi Mustafa Asım Efendi tarafından da benimsendi.

Görüşlerin açıklanmasından sonra şûrâya katılanlar devletin geleceğini derinden etkileyen antlaşma taslağını kabul etmişlerdir135.

E- Saltanat Şûrasının Yankısı ve Sevr’e Tepkiler

TBMM, ülkenin paylaştırılması ve halkın köleleştirilmesi anlamına gelen barış tekliflerini ve görüşmelerini büyük bir dikkatle izledi. San Remo Konferansı’nda şekillenen antlaşma taslağına ve bu taslağı onaylayacak İstanbul hükûmetine karşı tavrını açıkça ortaya koydu. İstanbul Mebusu Dr. Adnan ve Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Beyler 4 Mayıs 1920’de, “İstanbul’un işgalini müteakip akdedilen mukavelâtın keenlemyekün addine dair” kanun teklifinde bulundular136. Benzer isteği içeren başka bir teklif de Karahisar-ı Sahib Mebusu Hulûsi Bey’le arkadaşları tarafından verildi137.

Meclis’in bu kanun tekliflerini ele aldığı bir süreçte, 56. Fırka Kumandanı Bekir Sami Bey, 20 Mayıs 1920’de Meclis Başkanlığı’na antlaşma taslağı ile ilgili İleri Gazetesi’nde yer alan ayrıntılı bir yazının kopyasını gönderdi138. Gazete yazısında genel çerçevesi verilen antlaşma taslağı, mebuslar üzerinde büyük bir infial yarattı. Karahisar-ı Sahib Mebusu Nebil Efendi, “Boşuna yorulmuşlar. Türkiye’yi yok diye idiler, daha iyi ederlerdi”139 diyerek, Türk halkına dayatılan taslağın anlamını ifade etti.

Erzurum Mebusu Necati Bey de taslağı şöyle değerlendirdi: “Yirmi otuz senelik Avrupa’nın dimağlarımıza nakşetmiş olduğu efkâr-ı insaniye şu muahedeyi okuduktan sonra tamamı ile silindi. Avrupa’nın mahiyet-i hakikiyesi bu kadar çirkinliği ile, bütün şenaati ile karşımızda tecelli etti. Bu muahedename namuskâr bir adamı tuzağı düşürmek, istenilen bir adamı tutmak, pusuya düşürmekten başka bir mahiyeti haiz değildir...Vatan(ımızda) dört bin seneden beri ecdadımızın hükümran olduğu bir memlekette başka bir hükümet kurmak istiyorlar. Bu hukukla; adaletle, hürriyet ve istiklal sözleri ile nasıl telif kabul eder? İzmir Yunanlılara veriliyor. Hangi hakla? İzmir gittikten sonra, İstanbul bu vaziyete girdikten sonra Kilikya şu şekle sokulduktan sonra hangi Türkiye’den bahsolunuyor?...Bu mukavele değildir. Hangi Hükûmet-i Osmaniye? Ortada ne hükümet kalıyor, ne bir şey, böyle yapacaklarına o efendilere ima edelim ki, hayır efendiler; biz böyle zelilane ölmeyeceğiz!...Baştan başa mezaristan haline gelecek olan Anadolu’da istediğiniz milletlere keşaneler kurunuz”140. Saruhan Mebusu Mustafa Necati Bey ise, “Avrupa’nın sulhu yalancıdır, aldatıcıdır ve imza edilmeye layık değildir. Biz bütün kuvvetimizle isyan ediyoruz ve muahedeyi tasdik etmeyeceğiz ... Bu sulh paçavrasını bize uzattıkları vakit kanlı kılıçlarımızı göstereceğiz. İşte size son cevabımız”141 diyerek savaşın kaçınılmazlığını dile getirdi.

Mebuslar, emperyalist devletlerin Sevr’de sonuçlanacak paylaşım emellerini sonuçsuz bırakmak için tüm güçlerini ortaya koydular. Konya Mebusu Refik Bey ve yedi arkadaşı 24 Mayıs 1920’de “Sevr Sulh Muahedesinin cebren tatbiki ihtimaline karşı Hükümetçe ne gibi tedabir ittihaz” edildiğine ilişkin bir takrir verdiler142. Ve hükûmetin aldığı önlemleri gizli celsede Meclis’e açıklamalarını istediler 143. Aynı gün Antalya Mebusu Hasan Tahsin Bey de Meclis Başkanlığı’na verdiği takrirde, “Sevr Muahedesi ahkamından vatandaşların müftüler vasıtası ile haberdar edilmesini ve Meclisce hilafet(in), istiklâlin(in) muhafazası için ittihaz edilecek mukarrerata badelyemin imza vazedilmesini” istedi144.

Kanun tekliflerinin ve antlaşma taslağı hakkında halkın bilgilendirilmesinin Meclis’te tartışıldığı bir sırada TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, İtilâf Devletleri’nin barış görüşmeleri için Paris’e çağırdıkları İstanbul hükûmetinin temsilcilerini tanımadıklarını, 14 Mayıs 1920’de Trakya Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi Riyasetine gönderdiği şifre-telgrafta ifade etmişti: “Paris’teki Osmanlı murahhas heyeti milletin hiçbir suretle vekaletini haiz değildir. Bunların memleketimizin hiçbir parçası hakkında barış konferansının vereceği kararı tasvipte selâhiyyeti yoktur. Binaenaleyh, bunlar tarafından kabul ve imza edilecek bir muahede hükümleri keenlemyekûndür. Barış konferansı kararları malûm olunca buna karşı yapılacak hareket Büyük Millet Meclisi’nce tayin edilecek ve size de gerekli tebligat yapılacaktır”145.

Mustafa Kemal’in bu kararlı tutumundan kısa bir süre sonra kanun teklifleri ve Adliye ile Hariciye Nezareti’nin mazbataları146 Meclis’te okundu. Metinlerde geçen bazı terimler değiştirildi. Uzun tartışmalardan sonra 7 Haziran 1920’de “İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1336’den (1920) itibaren Büyük Millet Meclisi’nin tasvip ve ıttıla-ı haricinde İstanbul’ca akdedilmiş veya edilecek bilûmum muahedat ve mukavelat ve imtiyazat ve ukudat ve mukarrerat-ı resmiye ile mütarekenin akdinden sonra akdedilmiş bilcümle muahedat-ı hafiye keenlemyekûndür”147 hükmü getirilerek, İstanbul Hükümeti’nin bu alandaki tüm tasarrufları geçersiz kılındı.

TBMM’nin büyük direnişine ve halkın her geçen gün gelişen tepkisine rağmen barış antlaşması 10 Ağustos 1920’de Sevr’de imzalanması kararlaştırıldı. Böylece uzun süreden beri paylaşılamayan Osmanlı toprakları, kağıt üzerinde pay edilecekti. Bu korkunç gelişme Türk kamuoyu üzerinde büyük yankılar uyandırdı. Halk imza tarihini matem günü ilan etti. Gazetelerde yayınlanan beyannamelerde; imza gününde bütün Müslüman-Türk kurumlarının, esnaf ile işçilerinin işlerini terk ederek mateme iştirak edecekleri, öğle vakti bütün minarelerde salatü selam verileceği, İstanbul limanında işleyen Şirket-i Hayriye ve Seyr-i Sefain, Haliç vapurlarının bu anda yerlerinde duracakları, eğlence yerlerinin kapatılacağı ve her tarafta Osmanlı bayraklarının yarıya indirileceği ilân edildi148. Ancak korkulan oldu ve antlaşma karalaştırılan gün imzalandı. Anadolu halkı antlaşmanın onaylanmasına hemen tepki gösterdi. Konya’da yayınlanan Öğüd Gazetesi, 19 Ağustos tarihli sayısında antlaşmayı Anadolu halkının idam kararı olarak değerlendirdi ve hiçbir maddesinin uygulamaya geçemeyeceğini belirtti: “Ucu hançerden daha sivri olan bu maddeleri okurken müteessir olalım, lakin ümitsiz olmayalım”149. Hakimiyet-i Milliye her zaman olduğu gibi yazılarıyla antlaşma hakkında halkı bilinçlendirmeye çalıştı. Anadolu dışından da tepkiler gösterildi. Londra’da bulunan Merkezi İslâm Cemiyeti, Cemiyet-i Akvama 19 sayfalık bir broşür göndererek, Sevr’i protesto etti ve bu antlaşmanın uygulanma şansının olmadığını belirtti150.

TBMM’de de antlaşmaya imza atanların vatan haini ilân edilmesi yönünde sesler yükseldi. Nitekim Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, 17 Ağustos 1920’de TBMM Başkanlığı’na gönderdiği telgrafta Sevr Antlaşması’nın şûrâ-yı saltanatta onaylandığını açıklayarak, antlaşmanın altına imza atanların vatan haini ilân edilmeleri gerektiğini ifade etti: “Vatansız, vicdansız üç serserinin yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan birkaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadele-i Milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devam-ı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz şûrâ-yı saltanatta Türkiye’nin hayat-ı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vaz’-ı imza edenlerin ihanet-i vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükm-ü gıyabi verilmesini, bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yad edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim”151. Meclis’te yapılan oylama sonucunda sözü edilen kişiler vatan haini ilân edildi.

TBMM Hükûmeti önceden olduğu gibi, antlaşma onaylandıktan sonra da antlaşma hakkında halkı aydınlatmak ve kendi politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak amacıyla çeşitli faaliyetlere girişti. Hariciye Vekaleti Umur-ı Siyasiyye Müdürü Yusuf Hikmet (Bayur); “Türk Muahede-i Sulhiyyesi ve Mahiyet-i Hakikiyesi, “Bir Millet Nasıl Esarete Alınır” adlı bir risale kaleme alarak, barış antlaşmasının değerlendirdi. Bunun kabulünün olanaklı olmadığını açıkladı: “Bir millet istiklal-i haysiyet ile yaşayabilir; hür ve müstakil olan bir millet devlet teşkil eder. İstiklal insanların evsaf-ı esasiyesindendir. Ona malik olmayan bir kavim ne hayatını ne namusunu muhafaza edebilir.Ve nihayet mahv ve munkariz olur. Öteden beri alem-ı İslâmı ve Türkiye’yi mahva kastetmiş olan Avrupa bu muahede ile maksadına erişmiştir. Hayf sadhezar hayf ki Osmanlı Devleti’ne mensubiyet iddia eden hilafet ve saltanat hizmet ettiğini ilân eden Ferit Paşa Hükûmeti kendi eliyle hilâfet ve saltanatın esaret ve inkırazını ve koca bir milletin izmihlâlini imzalamıştır”152.
F-Sevr Barış Antlaşması’nın Uygulanması Yönünde Atılan Bazı Adımlar

İstanbul hükûmeti ve bu hükûmete destek veren çevreler, Sevr Barışı’nı bir tutsaklık belgesi olmasına ve halkın gerçek temsilcisi TBMM tarafından reddedilmesine rağmen uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Bunlardan biri olan Ali Kemal, antlaşmanın İstanbul’la ilgili hükmüne atıfta bulunarak, bu metnin imzalanmasının yeterli olmadığını, “Anadolu bagîlerini tav’an ve kerhen yola” getirmenin zorunlu olduğunu açıkladı. İzlenecek politika hakkında da şu açıklamada bulundu: “Bizce bu devlet ve millet için bu elim dakikalarda en doğru siyaset İtilaf Devletleri’yle münasebet-i hüsnîyeyi cidden iâde edebilmek, daimî bir hüsn-i muaşeret te’sisine muvaffak olmakdır. ... Kendi kendimizi aldatmağa hacet var mı? Biz mütarekeden beri asla böyle yapmadık.Ve hatta yapmağa bile çalışmadık”153.

İstanbul hükûmeti, saltanat şûrâsından dört gün sonra, “şerâit-i sulhiyyenin her daire-i devlete taalluk eden ahkâmının tetkik ve tefrikiyle heyet-i umûmiyesinin suret-i tatbikiyesine mutedâir muamelatı” gerçekleştirmek üzere sadaret müsteşarının başkanlığında, nezaretlerden gönderilecek birer memurun katılımıyla bir komisyon oluşturdu154. Komisyon155 ilk toplantısını Sadaret Müsteşarı Cemal Beyin başkanlığında 28 Temmuz 1920’de gerçekleştirdi. Aynı gün Sadrazam Damat Ferit Paşa da üst düzey askerî bürokratlarla bir araya gelerek, antlaşmanın uygulanması konusunda ortak bir görüş saptamaya çalıştı156.

Bu çalışma sürecinde en dikkati çeken nokta; komisyonun, antlaşma hükümlerini tek tek incelemesi ve her nezâreti ilgilendiren kısımları belirlemesidir. Buna bağlı olarak Sadaret de 19 Ağustos 1920’de tüm nezaretlere bir aaakire göndererek hükümlerin uygulanması sırasında karışıklık çıkmaması için, her nezaretin müsteşarı başkanlığında bir başka komisyonun kurulmasına ve bu komisyonların konuyla ilgili incelemelerini ve değerlendirmelerini Sadarete göndermelerini istemesidir157. Ancak Hariciye Nazırı Safa Beyin 18 Kasım 1920’de Sadaret’e yazdığı yazıdan, komisyon veya komisyonların işlevlerini yitirdiği, geçen süre içinde yeterli çalışma yapılmadığı ve sonuçların değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Safa Bey, Sadarete olası olumsuzlukların önüne geçilmesi için, Hariciye Nezareti bünyesinde çeşitli devlet kurumlarından temsilcilerinin yer alacakları yeni bir komisyonun kurulmasını önerdi158. Aynı tarihlerde antlaşma hükümlerinin uygulanmasını organize edecek yeni bir komisyonun kurulmasını önerenler arasında Harbiye Nazırı da vardı. Harbiye Nazırı Ziya Paşa, 27 Kasım 1920’de Sadarete gönderdiği bir yazıda, antlaşma koşullarının yerine getirilmesinde yaşanılan süreci ve kurulan komisyonların niteliğini özetleyerek, nezaret olarak kendilerini ilgilendiren maddeleri gözden geçirdiklerini bildirdi. Ancak, diğer nezaretlerle ortaklaşa yapılacak çalışmaların aksadığını açıkladı. Bu sorunu çözmek ve devlet kurumları arasında uyumu sağlamak üzere “muhtelif devair-i devletten me’mur edilecek mütehassıs zevattan mürekkep bir komisyonun” kurulmasının kaçınılmazlığını ifade etti. Harbiye Nazırının en dikkati çeken yaklaşımı ise, “ Tatbikat-ı Sulhiye Komisyonu” adını verdiği bu komisyonun görevlerini içeren bir talimatnâme hazırlamasıdır159.

Meclis-i Vükela, 28 Kasım 1920 tarihli toplantısında önerileri değerlendirdi ve böyle bir komisyonun oluşturulmasına ihtiyaç olduğunu kararlaştırdı. Sadaret bu kararı 1 Aralık 1920’de tüm nezaretlere ve Hazine-i Hassa Müdüriyet-i Umumiyesine bir genelge göndererek tebliğ etti160. Ancak Harbiye Nazırı Ziya Paşa, aradan yaklaşık bir ay geçmesine rağmen komisyonun hâlâ kurulmaması üzerine 20 Aralık 1920’de Sadrazam Tevfik Paşa’ya gönderdiği başka bir yazıda taleplerini yineledi. Sadaret, Harbiye Nazırının bu ısrarlı tutumu karşısında 29 Aralık 1920’de tüm nezaretlere ve Hazine-i Hassa Müdüriyet-i Umumiyesine yeni bir genelge daha göndererek, Hariciye Nezareti’nde komisyonun kurulmasını istedi. Gelişmeler bu girişimin de sonuçsuz kaldığını göstermektedir.

Sonuç

İslâm-Türk Devlet geleneğinde hükümdarlar ülkenin sorunlarına çözüm bulmak ve daha iyi yönetilmesini sağlamak için devlet ileri gelenlerinin katıldığı şûrâ, kurultay adı verilen meclisler topladılar. Osmanlı Padişahları da bu yöntemi benimsediler. Özellikle Divan-ı Hümayun örgütünün işlevini yitirmesinden sonra zaman zaman bu mekanizmaya başvurdular. III. Selim ve II. Mahmut, modernleşme hareketine ivme kazandırmak için bu yönetim geleneğinden sıklıkla yararlandılar. Daha sonraki dönemlerde de yöneticiler, krizlere çözüm bulmak ve sorumluluğu geniş bir tabana yaymak amacıyla bu mekanizmayı işlettiler.

Mondros Mütarekesi’nden sonra ülkenin işgallere uğraması ve devletin siyasî ve hukukî olarak sona erme tehlikesiyle yüz yüze gelmesi sonucunda, Meşrutiyet ve halkın yönetime katılması deneyimine karşın, şûrâ tekrar gündeme getirildi. Siyasî iktidar, İzmir’in işgali ve Sevr Barış Antlaşması gibi halkın ulusal duygularını harekete geçiren olaylar karşısında tavır belirlemek için iki saltanat şûrâsı topladı. Bu girişimler, İstanbul hükûmeti’nin yetmezliğini ve teslimiyetçiliğini somut bir şekilde ortaya çıkardı. İstanbul bürokrasisinin halktan kopuk ve köhnemiş yapısı bir süre daha devam etti. Ancak Mütareke döneminde mevcut olan ikili iktidar zamanla Ankara lehine bozuldu ve TBMM gücünü pekiştirdi.

Damat Ferit ve Tevfik Paşa hükûmetlerinin tüm çabalarına karşın Anadolu’da Türklerin sonu anlamına gelen Sevr Antlaşması’nın uygulanması konusunda somut bir adım atılamadı. Gücünü ve iktidarını kaybeden hükümetler, Anadolu direnişi karşısında bürokrasiyi de yönlendiremediler ve antlaşmayı yürürlüğe koyamadılar. Esasında ölü doğan ve tüm maddeleri cezalandırıcı bir ruh haliyle kaleme alınan antlaşma, ulusal direnişin başarıya ulaşmasıyla ortadan kalktı. Lozan’da yeni Türkiye Devleti’nin varlığı uluslararası toplum tarafından tanındı.

EK

TATBİKAT-I SULHİYE KOMİSYONU’NUN VEZÂİFİNE DAİR TA’LÎMÂT

1- Doğrudan doğruya makam-ı sadarete merbut olmak üzere (Tatbikat-ı Sulhiye Komisyonu) namıyla bir komisyon teşkil edilecektir. Bu komisyonun vezâifi ber-vech-i âtidir:

a- Muahede-i sulhiye şeraitini tedkik ve tetebbu’ etmek

b- Nezaretlerin şimdiye kadar yapmış oldukları istihzârât-ı sulhiyeyi takib ve istihârâtı bir merkezde cem’ ve tevhid eylemek

c- Esna-yı tedkikde yeniden göze çarpan mesâili nezâret-i müteallikalarının pesîn-ül nuzzârına arz eylemek

d- Şerâit-i sulhiyeden şimdiden tatbiki memleket için mûcib-i muhassenât olan mevadın mevki-i icraya vaz’ için nezârete iâdesine serd-i teklifat etmek

2- Komisyon, dahiliye, hariciye, adliye, maliye, maarif, ticaret ve ziraat, nafia, bahriye nezâret-i celilerine mensup birer aza ile erkân ve ümera-yı askeriyeden dört azadan mürekkeb olur. Komisyon azası evvelce muahede-i sulhiye istihzârâtıyla iştigal eden ihâta-yı nazar ashabından ve lisana aşina zevattan intihâb olunur.

3- Nezaretlerde şimdiye kadar yapılmış olan istihzârât hakkında malumat cem’ ve nezaretlerde hazırlanmış dosyaların mütâlaası için azalar doğrudan doğruya mensub bulundukları nezaretlerle muhâbere edebilecekleri gibi nuzzâr-ı kirâmın re’y ve tensiblerinin istihsalini icâb ettirmeyen mevâd için tesrian-ül musâhîe doğrudan doğruya müdüriyet-i umûmiye ve müdüriyetlerle şifâhî ve tahrîri irtibat ve muhaberede bulunurlar. Komisyona izahat vermek fikr ve mütâlaaları alınmak üzere nezaretlerden lazım gelen mütehassısları davet ederler.

4- Komisyon esâsat hakkındaki nukat-ı nazarî daima ba-mazbata makam-ı celil-i sadarete arz eder. Ve vazifelerinin müsâraaten neticelendirilmesi hususunda i’tina eder.



Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 61, Cilt: XXI, Mart 2005

Mütareke Döneminde Yapılan Saltanat Şuraları-2

29/4/2008
b- Millî Şûrânın Toplanması

Bazı Osmanlı aydınları, Osmanlı Devleti’ni Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra içine düştüğü çıkmazdan kurtarmak amacıyla, 29 Kasım 1918’de “bilcümle kuva-yı milliyeyi tevhid etmek maksadı ile İstanbul’da müesses mutaazzıv umum heyetler(i), cemiyetler(i) ve fırkalar(ı)” bir araya getirerek bir cephe oluşturmaya çalışmışlardı. Hiç kuşkusuz Milli Kongre45 adı verilen bu girişimin dışında başka siyasal örgütler de oluşturuldu. Ancak bunların çoğu Mütareke döneminin kaosu içinde etkili olamadılar46. Milli Kongre ise cılız bir ulusal söylem oluşturmanın yanı sıra, Ahmet Rıza’nın 29 Ocak 1919’da Meclis-i Âyan’da ifade ettiği saltanat şûrâsı önerisini, İzmir’in işgalinden sonra milli şûrâ adıyla tekrar gündeme getirdi. Millî Kongre’nin 23 Mayıs 1919’da Millî Talim ve Terbiye Cemiyet’inde yapılan olağanüstü toplantısında, “icab ettiği takdirde Padişah’a, hükümete ve İtilâf Devletleri’ne karşı milleti temsil etmek üzere bir milli şûrânın” oluşturulması kararı alındı. Bu kararı saraya iletmek için bazı kişiler görevlendirildi47. Dolayısıyla saltanat şûrâsının toplanmasından önce bir milli şûrâ fikri uç vermeye başlamıştı.

Saltanat şûrâsına katılıp görüşlerini açıklayanların yaptıkları en etkin öneri milli şûrânın toplanmasıdır. Hiç kuşkusuz bu düşüncenin en ateşli savunucusu olan Ahmet Rıza, konuşmasına saltanat şûrâsının daha büyük bir milli meclis şekline dönüştürülmesi önerisiyle başladı. O’na göre bu yöntemle, ulusun hakları daha iyi korunacaktı ve icra erki de güçlenecekti: “Hükûmetin elinde silâhı olamadığını biliyoruz. O halde milletin bugünkü kuvveti birlik halinde, ittifak halinde bulunmasıdır. Kuvvetini milletin ruhundan almayan, umûmun zarar ve faydasına taallûk eden işlerde, milletle müşavere ihtiyacını hissetmeyen bir hükümet zaaf ve acizlikten kurtulamaz …hükümet bu milli meclisi kendisine yardımcı görmezse ve bu vazifeler ihmal edilirse o halde herkes hicrete mecbur olur”48.

Millî Kongre adına katılan Hüsnü ve Vahdet-i Milliye Heyeti’ni temsilen söz alan Hamit beyler de, ülkenin sürüklendiği bunalımdan kurtulabilmesinin, ancak, milleti temsil edecek bir heyetin oluşturulmasına bağlı olduğunu ifade etmişlerdir. Özelikle Hüsnü Bey, hükümetin ülkeyi kaostan kurtarma gücünden yoksun olduğunu, çeşitli vilayetlerden gelerek kendileriyle diyalog kuran kişilerin, bir milli şûrânın kurulmasını istediklerini ve milli şûrâ düşüncesinin hayata geçirilmesi için ise acilen bir encümen oluşturulması gerektiğini çok net ifadelerle belirtti49.

Trabzon Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti adına söz alan Ömer Fevzi Bey de milli şûrânın gerekliliğini ön plâna çıkaranlardan biriydi: “Bugün hükümet makinesi ile millet makinesi ayrı yoldan gidemez. Bu iki makineyi bir araya getirerek Türk’ün arabasını dağlardan aşırmak lâzımdır. Bunu birleştirmek için herhalde bir şûrâ-yı milliye ihtiyacımız vardır. Şûrâ-yı millinin faidesi hükümeti kendi dilinden kurtarıp müdde-i lisanı kullanılmasına sevk etmektir. Bu bir kurtuluş çaresi olacaktır. … Şûrâ-yı millinin diğer bir faidesi de, milletlerin siyaseti hakim olduğu şöyle bir zamanda, şu dünyanın umumî inkılâbı devresinde millet, aynı seviyede bulunan milletlere hitap etmek faziletini kazanır. … Bu şûrânın teşekkülü aynı zamanda, milletin fikir ve hisleri içinde bir bağ, bir toplayıcı olmasıdır”. Ömer Fevzi Beyin en çarpıcı yaklaşımı ise, şûrâ-yı milliyenin temsil özelliği kazanması ve bunun bir anlamda sürekli hale dönüşmesi yönünde yaptığı değerlendirmelerdir. Zira, O’na göre, hükûmet, şûrâ-yı millî içinden çıkmalı ve o kurula dayanmalıdır.

Darülfünûn Hukuk Şubesi’nden Selahâddin ve Baro Başkanı Celâlettin Arif Beyler de, Ömer Fevzi Bey’in görüşlerine paralel bir şekilde hükümetin, oluşturulacak bir şûrâya dayanması gerekliliği üzerinde durdular. Celâlettin Arif Bey, Baro’nun Darülfünûn adına görüşlerini açıklayan Selahâddin Bey’e iştirak ettiğini ifade ettikten sonra bu meclisin oluşum biçimine değindi: “idarî unsurlar bu meclisten çıktıktan sonra bunlara iltihak veyahut hemen iştirak ettirilecek olan vilayetler Meclis-i Umumî azaları gelsinler, burada veya başka bir yerde toplansınlar ve bir milletin azim ve kararını göstersinler. Böylece bir heyetin başında da kendisine güvenebileceği bir vükela heyeti, kabine bulunur”50.

Böylece, Padişah ve Sadrazam’ın hiç beklemediği bir şekilde temsil gücü olan bir millî şûrâ düşüncesi güçlü bir akım olarak ortaya çıktı. Zîra, saltanat şûrâsını izleyen günlerde bu düşüncenin tartışılmasına devam edildi ve hükûmetin bu yönde bazı adımlar atması istendi.

c- Manda Sorunu

Mondros Mütarekesi’yle birlikte ülkenin bir çıkmaza sürüklenmesi, bazı Türk aydınlarının düşünce dünyasını alt üst etmişti. Bu aydınlar, ülkenin kurtuluşunu savunan müdafaa-ı hukuk ideolojisini, halkın özgürlük ve bağımsızlık duygularını göz ardı ederek İngiliz Muhipleri ve Wilson Prensipleri Cemiyetleri gibi manda ve himayeyi savunan derneklerin çatıları altında toplanmışlardı51.

Manda52 ve himayeyi büyük bir heyecanla savunanların bir kısmı, ülkenin toprak bütünlüğünün sağlanması, gerekli ekonomik yardımın alınması ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’un adalet ve sürekli barış üzerine oturttuğu ilkelerden yararlanılması için 4 Aralık 1918’de Wilson Prensipleri Cemiyet’ini kurmuşlardı. Bundan başka kurtuluşu İngiltere’de arayanlar ise, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması, hilafet ve saltanatın sürdürülmesi, gerekli yardım ve desteğin alınması için İngiliz Muhipleri Cemiyeti adındaki kuruluşu oluşturmuşlardı53. Aydınlar ve yöneticiler arasında Fransız ve İtalyan mandacılığı da çok tartışılmasına rağmen, bu arayışlar örgütsel bir yapıya kavuşturulamadı54. Bu düşünceleri savunan aydınlar, mandayı sihirli bir değnek gibi görmüşlerdi.

Gelişmiş bir ülkenin mandasını kabul etme eğilimi, saltanat şûrâsı toplantısını da etkiledi ve bu eğilim yoğun bir şekilde tartışıldı. İstiklâl Gazetesi Başyazarı Rauf Ahmet Bey, manda sisteminin kabul edilmesi gerektiğini etkin şekilde savunanlardan biriydi. Rauf Ahmet Beye göre, devletin dış politikası Wilson ilkelerinin 12. maddesine uygun bir şekilde belirlenmeli ve Türklerin çoğunlukta olduğu coğrafyada millî birliğin sağlanması nihai amaç olmalıydı. Bu amacı gerçekleştirmek için ise manda sistemi yegâne çözümdü. O’na göre manda sistemi şu anlama gelmekteydi: “devletlerin kefâletleri altında müekkil (mandater) olarak bir devletin diğer devletin idaresini ele alması ve yardım etmesidir. Cemiyet-i Akvam tarafından belli prensipler dairesinde tevdiî olunan muvakkat bir vekâletten ibarettir”55. İçinde bulunulan somut koşullar nedeniyle bağımsızlığın sağlanmasının çok güç olduğunu belirten Rauf Ahmet Bey, bu nedenle Cemiyet-i Akvam tüzüğünde belirtilen esaslar dahilinde Amerika’ya başvurulmasını önerdi. Böylece millî birliğin korunması, gereksinim duyulan yardımın alınması ve uluslararası alanda saygınlığın sağlanması “vekalet” yoluyla olanaklı olabilecekti56.

Rauf Ahmet Beyin bu ısrarcı Amerikan mandacılığı57, yalnızca Yusuf Ziya Bey tarafından eleştirildi: “Bu mecliste o cihet bahis konusu olamaz” diyerek manda düşüncesine karşı olduğunu gösterdi58.

Hükûmetin politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynayan Hürriyet ve İtilâf Partisi’ni temsilen saltanat şûrâsına katılan Sadık Bey59, partinin görüşlerini yazılı olarak sundu. Abidin Bey’in okuduğu bu belgede açıkça, milli ve siyasi varlığın korunması için eski ve tarihi dost bulunan büyük bir devletin “müzaheret ve muhadeneti”nin sağlanmasının uygun olacağı belirtildi60. Öte yandan Vahdet-i Milliye adına konuşan Hamit Bey ise, her ne şekilde olursa olsun Anadolu ve Rumeli’nin parçalanmaması gerektiğini, eğer bu sağlanmazsa “hepsinin muttehid ve bir kitle olarak bir mandater tarafından idaresi(nin) kabil” olabileceğini belirterek, manda sistemini çekiciliğine kapıldığını gösterdi61. Galip Kemalî Bey ise, “iş meydandadır: zaferi kazanmış olan üç büyük devlet, memleketimizi taksim etmek istiyorlar; fakat bunu açıktan söylemeyerek ortaya bir mandat lâkırdısı çıkardılar” diyerek, emperyalizmin manda şeklinde ortaya çıktığına atıfta bulundu. Ne yazık ki bu konuşmacı da, “yalnız başımıza gemimizi bu fırtınalardan kurtaramayız. Bu muhakkaktır. O dost el bize selâmet ve medeniyet yolunu muvakkaten göstersin…” kolaycılığına kapılarak, devlet adı vermeden mandayı bir çözüm yolu olarak gösterdi62.

d- Hükûmetin Eleştirilmesi

Şûrâya katılanların bir kısmı hükûmetin siyasî gelişmeler karşısında yeterince aktif davranmadığını, işgallere karşı tepki göstermediğini ve parçalanmaya karşı duramadığını öne sürdüler. Milli Ahrar Partisi temsilcisi Refik Bey, işgal nedeniyle hükûmete sert eleştiriler yöneltti. İşgallerin gün geçtikçe genişlediği bilgisini veren Refik Bey, olayın ilhaktan başka bir şey olmadığını ve bunun da hükûmetin hatasından kaynaklandığını öne sürdü. O’na göre hükümetin gücünün ülkenin bütünlüğünü sağlamaya yetmediğini, bu nedenle de kamuoyunun güvenini kazanmış yeni bir hükümetin kurulmasının daha sağlıklı olacağını belirtti63. Ahmet Rıza ise, sorduğu sorularla hükümetin son gelişmeler karşısındaki tutumunu sorguladı: “...ahalinin bazı yerlerde filân filân devletlerin yardımına müzaheretine başvurdukları işitiliyor. Milletin aslî haklarına taallûk eden ve millet arasında fikirlerin dağılmasına sebep olan bu teşebbüslere karşı hükûmetin aldığı tedbirler nedir?”. Özellikle Ahmet Rıza, yaşanılan siyasal bunalımdan meşrutiyetçi sisteme bağlı kalınarak kurtulabilineceğini belirterek, mevcut hükümeti bu konuda uyardı: “kuvvetini milletin ruhundan almayan, umumun zarar ve faydasına taallûk eden işlerde milletle müşavere ihtiyacını hissetmeyen bir hükûmet zaaf ve âcizlikten kurtulamaz”. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakınlığıyla bilinen Ayan’dan Seyyit Bey ise, hükümet üyelerinin böylesine önemli bir toplantı ve süreçte mütâalada bulunmamasını büyük bir eksiklik olarak değerlendirdi. Hükümete yönelik en çarpıcı sözler, Trabzon Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti temsilcisi Ömer Fevzi Bey tarafından söylendi. Ömer Fevzi Bey, şûrâda alınacak kararların hükümete güvenoyu anlamına gelmemesi gerektiğini, şûrânın halkın geleceğini tayin etme yetkisine sahip olmadığını, “uçurumun kenarına gelmiş olan milletin kendi kaderini ancak kendi kalbinden, kendi hislerinden doğan bir heyet(le)” belirleyeceğini vurguladı64.

Hükûmetin oluşturacağı politikaların milletin eğilimleriyle uyumlu olmasını, hatta bu politikalarda belirleyici olanın millet olması gerektiğini savunan bir diğer temsilci ise Milli Kongre’den Hüsnü Beydir. Hüsnü Bey, “(hükûmeti) murakabe ve kontrol edecek millî bir kuvvete” ihtiyaç olduğunu savunarak, millî şûrânın bu işlevi yerine getirebileceğini belirtti65.

e- Ermeni Sorunu

Talat Paşa Hükûmeti, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettiğinin belirginleşmesi üzerine 7 Ekim 1918’de istifa etti. Yerine, ülkeyi mütarekeye götürmek üzere 14 Ekim 1918’de Ahmet İzzet Paşa Hükûmeti kuruldu. Yeni hükûmet, daha mütareke imzalamadan önce, göçe tabi tutulan Ermenilerin eski yerlerine geri dönebileceklerine ve mallarının iade edileceğine ilişkin karar aldı66. Ermeni tehciri sorunu Mütareke imzalandıktan sonra Meclis-i Mebusan, basın ve hükümet çevrelerinde daha yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. Ahmet İzzet Paşa Hükûmeti’nin 9 Kasım 1918’de istifası üzerine kurulan Tevfik Paşa Hükûmeti de, Ermeni tehcirini gündemine aldı. 14 Aralıkta tehcir sırasında suç işleyenlerin, ülkenin çeşitli yerlerinde kurulacak divan-ı harplerde yargılanmalarına karar verdi67. Daha sonra kurulan II. Tevfik Paşa ve Damat Ferit Paşa Hükûmetleri döneminde konun değişik biçimlerde ele alındığı ve bir çok kişinin tutuklandığı görülmektedir. Özellikle Damat Ferit Paşa hükûmetleri döneminde tehcir konusu, siyasi rakip durumunda bulunan İttihatçıların tasfiyesi için araç olarak kullanıldı68. Öte yandan Damat Ferit Paşa, Ermeni sorununun çözümünün bu etnik unsura özerklik vermekle olanaklı olabileceğine inanmıştı. Nitekim Damat Ferit Paşa, Paris Barış Konferansı’na gönderdiği telgrafta, “... Ermenistan’da vâsi’ muhtariyet idare kabul edilmek şartıyla Devlet-i Osmaniye’ye bırakılacağının Paris Konferansı kararıyla müsâraatten ilan edilmesi”ni istemişti69.

Damat Ferit Paşanın önerisi, Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti temsilcisi Süleyman Nazif Bey tarafından demografik ve tarihsel verilere dayanılarak çürütülmeye çalışıldı. Süleyman Nazif Bey, savaştan önce bölgede 4 milyon Müslümanın yaşadığını, buna karşılık 600 bin Hıristiyan bulunduğunu, başta Erzurum ve Bitlis olmak üzere bütün bölgede Türklerin çoğunlukta olduğunu, bu topraklarda Ermenilerin dışında Süryani, Geldani ve Nasturî gibi farklı etnik unsurlardan da insanların yaşadığını, Ermenilerin hiçbir yerde nüfusun yüzde beşini aşamadıklarını ve buralardaki Ermenilere geniş ölçekte imtiyazlar verilmesi halinde, yalnız en büyük çoğunluğu oluşturan Müslümanların değil, Hıristiyan unsurların da haklarına müdahale edilmiş olacağını belirtti. Özerklik seçeneğinin olanaklı olmadığını kanıtlamaya çalışan Süleyman Nazif Bey, çözümün şu şekilde olması gerektiğini öne sürdü: “memleket arazisinin her kilometresine ne kadar ahali düşecek, buna göre arazi taksim olunmalı ve Ermenilere isabet edecek arazideki Müslümanlar mübadele suretiyle bize isabet edecek yerlere naklolunur. Bu suretle hem vaad tamamiyle yerine getirilmiş olur, hem de aramızda geniş imtiyazları haiz bir unsurdan kurtulmuş oluruz”.70

Ermeni sorununa ilişkin istatistiksel bilgiler yayınlamış olan Süleyman Nazif Bey, konuyla yakından ilgili olduğunu açık bir şekilde gösterdi. Tehcir konusuna değindi ve Ermenilerin devletten aldıkları silahlarla Rusya Ordusuna katıldıklarını, Van ve Muş civarlarında katliam yaptıklarını dile getirdi. Buna rağmen Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin kurulmasından sonra Avrupa ve Amerika’dan tarafsız heyetlerin gelmesi için başvurularda bulunduklarını, şimdi de aynı görüşte olduklarını ve heyetin vereceği karara saygı göstereceklerini açıkladı. Bölgede Türk egemenliğinin sona erdirilmesine çalışılması halinde, kadın – erkek bütün halkın direneceğini vurguladı.71

Süleyman Nazif’in bu ulusalcı tavrı, Damat Ferit Paşa tarafından hoş karşılanmadı ve konuyla ilgili muhtıra vermesini istedi.72 Ermeni sorununa atıfta bulunan Milli Ahrar Partisi temsilcisi Refik Bey, hükûmetin Paris Barış Konferansı’na gönderdiği telgrafta, Ermenistan’da özerklik yönetiminin kurulacağı ifadesini kullandığını, halbuki Osmanlı ülkesinde Ermenistan gibi bir yer olmadığını, ancak Ermenilerin çoğunluk teşkil ettikleri yerlerde geniş bir özerklikten söz edilebileceğinin altını çizdi.73

Şûrâda, Ermeni sorununun ele alınışında Damat Ferit Paşa’nın görüşlerinin etkisi anlaşılmaktadır. Ancak bu görüşlere ulusal nitelikte tepkinin de verildiği görülmektedir.

C- Saltanat Şûrâsının Yankıları

Ülkenin kurtuluşu için çeşitli önerilerin tartışılacağı bir platform olarak düşünülen saltanat şûrâsı, bazı çevreler tarafından farklı açılardan yorumlandı. Anadolu’da işgalcilere karşı ulusal direnişi örgütlemeye çalışan Mustafa Kemal Paşa, şûrâya ilişkin gelişmeleri yakından izledi. Basından ve toplantıya katılan Canik Mutasarrıfı Hamit Beyden öğrendikleriyle şûrâyı değerlendirdi. Görüşlerini 15. Kolordu Komutanlığı’na gönderdiği şifre-telgrafta açıkladı: “... Hükûmete adem-i itimadı işrap eden nutuklarla nihayet bulan mezkûr şûrâda bir karar-ı kat’i ittihaz edilememiştir. Halen hükümetin yine eski hükûmet olduğu fazla olarak zaafa uğradığı ve İstanbul’da yeniden bir ruh-u inkılâp uyandığı anlaşılmaktadır”74.

Mustafa Kemal Paşadan başka bu girişimi yakından izleyen İtalya Yüksek Komiseri Kont Sforza, “bir fiyasko”75, saray ve hükümet çevresini iyi tanıyan Lütfi Simavi, “bir komedya”76, İttihatçı Cavit Bey, “bir maskaralık”77 olarak tanımladı.

Hükûmet üyelerinin söz söyleme hakkının olmaması, tartışmalara izin verilmemesi ve iştişarî nitelikte olduğu için hiçbir bağlayıcı kararın alınamaması gibi nedenlerden ötürü saltanat şûrâsı verimli olmadı. Şûrâya katılanların bu şûrânın niçin toplandığını, neler konuşulacağını çok iyi bilmedikleri çeşitli yorumlara konu olmuştu: “şûrâ-yı saltanata giden aza orada ne konuşulacağını pek iyi bilmiyordu. Bazıları ‘hükümet bazı mesail hakkında izahat verecek, bunun lehinde veyahud aleyhinde re’y toplayacak, fazla söz söylenmeyecek imiş’ diyordu. Diğer birtakımları da kabinenin şûrâ-yı saltanatdan itimad re’yi isteyeceğini söylüyordu”78.

Aslında Anayasanın yürürlükte olmasına ve bir parlamenter sistem geleneğinin inşa edilmiş bulunmasına rağmen, çözümlerin bu zeminde çözüm üretilmesi yerine, ülkenin ağır sorunlarını aşmak için doğrudan şûrâ gibi bağlayıcılığı olmayan arayışlara yönelinmesi, başarısızlığın en önemli nedenlerinden biri olmalıydı.

Şûrânın sona ermesinden sonra basında yer alan yorumlarda başarısızlığın altı çizildi: “Dün birçok kimseler Yıldızda ictima’ eden meclis-i fevkaladeden ne gibi bir netice çıktığını birbirlerine soruyorlardı. Memleketimizin mukadderatı yarın nasıl bir şekil alacak? Herkes bunu merak ediyor, buna dair meclisten bir karar bekliyordu. Meclis buna bir cevap veremedi.”79 Hükûmete yakınlığıyla tanınan ve şûrâya basın kontenjanından katılan Refii Cevad, Padişah’ın şûrâya başkanlık yapmamış olmasının şûrânın daha etkin kararlar almamasına neden olduğunu ileri sürdü. Refii Cevad, hükûmetin tutumunu eleştirmekten de geri kalmadı: “Hükûmet için yapılacak şey gazetelerde okuduğumuz ve hususi surette ekseriyet meclisin bildiği vakayi’ tekrara eylemek değil, bir kere daha bilinmeyen vakayi’den açık bir lisan ile bahs ederek ittihaz edilen tedâbirin neden ibaret olduğunu izâh eylemekdi. Bunu yapmadı”. Şûrâda gündeme getirilen milli şûrânın, gerçeklikten uzak olduğunu savunan yazar, Rauf Ahmet ve Hürriyet ve İtilâf Partisi Başkanı Sadık Beyin ısrarla gündeme getirdiği manda önerisinin çıkmazdan kurtulmak için tek çözüm olduğu değerlendirmesinde bulundu80. Basın çevresinde şûrâyı değerlendirenlerden biri olan Vakit Gazetesi Başyazarı Mehmet Asım, toplanması önerilen milli şûrânın “hiçbir devlette Kanun-ı Esâsi mucibinde intihâb edilen bir Meclis-i Mebusan(ın) mahiyetinde” olamayacağını, nihayetinde milli şûrâ gibi meclislerin bazı kişilerin belli sorunlara ilişkin görüşlerini açıkladıkları bir platform ve istişarî bir nitelik taşıyan oluşumlar olarak değerlendirilmeleri gerektiğini vurguladı81.
Şûrâda düşüncelerini açıklama olanağı bulamayan bazı hükümet üyeleri, Vakit Gazetesi’ne verdikleri demeçlerde, toplantıda dile getirilen düşünceleri yorumlamışlardır. Abdurrahman Şeref Bey, kimi konuşmacıların bazı hükûmet üyelerinin halkın güvenini kazanamadıkları eleştirisinin netlik kazanmadığını ve bunun vakit geçirilmeden açığa çıkarılması gerektiğini açıkladı. Nafia Nâzırı Ahmet Ferit Bey, “Meclis-i meşveredden maksad(ın), efkâr-ı umûmiyenin muhtelif gruplarla temas haline gelmekden” ibaret olduğu görüşünü savunduğunu ve dolayısıyla şûrânın amacına ulaştığını söyledi. Evkaf Nâzırı Hamdi Bey ise, ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü koşullar nedeniyle konuşmacıların heyecanlı bir üslûpla, görüşlerini açıkladıklarını, hükümete eleştiri yönelttiklerini, halbuki hükümetin katılımcıları yeterli ölçüde ilgilendirdiği inancında olduğunu ileri sürdü. Şûrâ sonrası hükümetin alacağı tavrı Maarif Nâzırı Said Bey açıklığa kavuşturdu: “ vaktimiz pek nazikdir. Hükûmet böyle bir zamanda milletin fikrini anlamak istedi. O maksad ile şûrâ-yı istişareyi topladı. Bi-t-tab’ orada söylenen sözleri hükümet, nazar-ı itibare alacakdır. O sözler nazar-ı itibare alınmayacak olursa böyle bir meclisin teşkili bî-ma’nâ olmak lazım gelir. Bu meclis kanunî bir mahiyete haiz değilse de izhâr edilen temâyülatdan hükûmetçe istifade edilecekdir.” Harbiye Nâzırı Şevket Turgud Paşa verdiği uzun demeçte, şûrânın kısa sürdüğünü, amacın tamamıyla anlaşılamadığını, katılımcıların programı kavrayamadıklarını, aslında şûrânın temel amacının, “sırf istişarî bir mahiyetde bulunması ve muhtelif re’y ve mütalaalardan istifade edilmesi” olduğunu, seçimler yapılarak bir şûrâ-yı ümmetin teşkili için zamanın yeterliği olmadığını ve şûrâya katılanların halkın temsilcisi sıfatına haiz bulunmadıklarından hükümeti eleştirme hakkına sahip olmadıklarını net bir şekilde değerlendirdi.

Hükûmet üyesi olmayıp, ancak şûrâ hakkında çeşitli değerlendirmelerde bulunan kişilerden biri olan Darülfünûn temsilcisi Yusuf Ziya Bey ise, şûrânın hükümetin nüfuzunu azalttığını düşünenlerden biri olduğunu açıkladı82.

Şûrânın istenileni veremediği ve bundan sonra hükümetin alacağı tavrın merakla beklendiği açıktı. Damat Ferit Paşa, ertesi gün, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Ali Kemal ve Hürriyet ve İtilâf Partisi Başkanı Sadık Bey ile özel bir toplantı yaparak, izlenecek taktiği belirlemeye çalıştı83.

Öte yandan çeşitli çevreler, milli şûrânın toplanmasını etkin bir şekilde savunmayı sürdürdüler. Şûrâya katılan parti ve dernekler adına eski Harbiye Nâzırı Ferit Paşa ile Bursa eski valilerinden Hüsnü Bey, 29 Mayıs 1919’da Padişah’a sundukları bir arîzada durumun korkunçluğu karşısında “meclis-i milli”nin toplanmasını istemişlerdir84. Padişah Vahidettin’in, söz konusu meclisin nasıl oluşturulacağını sorması üzerine bu kişiler, 31 Mayıs 1919’da tekrar Padişah’ın huzuruna çıkarak hazırladıkları önerileri sunmuşlardır. Buna göre; “meclis-i milli”, şûrâya çağrılan parti ve derneklerden, vilayet meclis-i umûmiyelerinden ve belediyelerden seçilecek birer ya da ikişer üye ile oluşturulacaktı. Heyet, bu önerisinin yanı sıra, saltanat şûrâsında sert eleştirilere hedef olan hükûmetin değiştirilmesini de Padişah’tan istemişlerdir85.

Şûrâya katılan Galip Kemalî Bey ise, 1 Haziranda Yaver Yumni Bey aracılığıyla Sadrazam’a sunduğu muhtırada, şûrânın ikinci bir oturum yapmasını, Kuva-yı Milliye’ye el altından yardım edilmesini, hemen bir milli şûrânın toplanmasını, önemli devlet işleriyle uğraşmak üzere Encümen-i Vükelâ kurulmasını, atamalarda her türlü particiliğe son verilmesini ve Paris’e bir Osmanlı heyetinin davet edilmesi için Padişah’ın girişimlerde bulunması gibi konuların ele alınmasını istedi86.

Hükûmet, şûrânın üzerinden günler geçmiş olmasına karşın, izleyeceği yöntemi kamuoyuna açıklamamış olmasından ötürü eleştirilere hedef oldu. Sorunu izleyenler arasında bulunan Tasvir-i Efkâr Gazetesi, konuyu imzasız bir başyazıda ele aldı: “... Şûrâ-yı millî meselesinin hükûmetçe lazım geldiği kadar ehemmiyetle telâkki olunup olunmadığını bilmiyoruz. Bu babda hükümetin ne düşündüğünü ve ne gibi bir karar ittihazı tasavvurunda olduğuna dair henüz bir yerden malumat alınamamıştır”. Gazete, hükümetin ülkenin geleceğine ilişkin hassas kararlar verileceği bir sırada, “heyet-i umûmiye-i milliyeyi temsil eden bir kuvvetle istişare etmeksizin kendi başına hareket” etmesini olumlu bulmadığını ve “tekmil milleti, zaman ve zeminin müsaid olduğu kadar temsil edecek bir heyet(in)” tek çözümü bulacağını açıkladı. Gazeteye göre, bu yolla hükümetin yüklendiği sorumluluk hafifleyecekti87.

Damat Ferit Paşa, çeşitli çevrelerden yükselen tepkilerin sonucunda, 29 Mayısta eski Sadrazamlardan Ahmet İzzet, Müşir Ali Rıza, Topçu Feriki Rıza Paşa, Abdurrahman Şeref Efendi, Maarif Nâzırı Said Bey ve Maliye Nâzırı Mehmet Tevfik Bey ile özel bir toplantı yaparak, izleyeceği politikayı belirlemeye çalıştı88. Damat Ferit Paşa, 1 Haziranda sorunu daha geniş zeminde tartışmak üzere hükûmet üyelerini topladı. Hükûmet üyeleri, genel seçimin yapılarak Meclis-i Mebusan’ın açılmasındaki olanaksızlığa işaret ettikten sonra89, “efkâr-ı umûmiyeyi ve âmal-ı milliyeyi temsil ve memlekete istinadgâh teşkil edebilecek bir meclis veya şûrânın suret-i terkibinin” gerekli olduğuna karar verdiler90. Ayrıca hükûmet, bu meclisin toplanmasının hazırlıklarını yapmak ve genel ilkelerini saptamak üzere Abdurrahman Şeref, Maliye Nâzırı Mehmet Tevfik ve Evkaf Nâzırı Hamdi Efendi’den oluşan bir komisyon oluşturdu91. Komisyon ilk çalışmasını, milli şûrâ üyelerinin “meşru’ ve kanunî bir şekilde intihâb edilmesi keyfiyeti” üzerinde yoğunlaştırdı92. Bu nazik konu hakkında basına görüşlerini açıklayan Nafia Nâzırı Ferit Bey, meclisin ya meşru olduğu tartışma götürmeyen II. Meşrutiyet döneminin birinci devre Meclis-i Mebusan üyelerinden ya da yalnızca İstanbul’daki müntehib-i sânîlerin temsilci seçerek oluşturulmasının meşrûiyet açısından yararlı olacağını açıkladı93.

Hükûmetin millî şûrânın toplanmasına ilişkin etkisiz girişimlerde bulunduğu sırada çeşitli çevrelerin baskısı azalmamıştı. Vahdet-i Milliye ve Millî Kongre millî şûrâ seçimlerinin yapılması için Padişah Vahidettin’e başvurmaya karar verdiler. Darülfünûn ve Türk Ocağı çevreleri ise sokaklara seçim isteyen yaftalar astılar94. Başka siyasal parti ve cemiyetlerin yöneticilerinin bu yönde girişimleri olmakla birlikte, gündemi belirleyen en önemli kuruluşlardan biri olan Hürriyet ve İtilâf Partisi ileri gelenleri mevcut koşullar içinde seçime gitmenin ülkeyi kaosa sürükleyeceğini öne sürdüler. Dahiliye Nâzırı Ali Kemal’in de çeşitli gerekçelerden yola çıkarak olumsuz tavır alması95, millî şûrâ seçiminin yapılması ve toplanması girişimlerini başarısızlığa uğrattı.

II. Saltanat Şûrasının Toplanması (22 Temmuz 1920)

A- Toplanma Nedenleri

İtilâf Devletleri, 18 Ocak 1919’da Paris’te bir araya gelerek, yeni dünya düzeninin kurulması ve sözde bir barışın sağlanması için bir konferans düzenlemişlerdir. İtilâf Devletlerinin bu konferansta tartıştıkları konulardan biri, Osmanlı Devleti’ni dikkate almadan Osmanlı topraklarını paylaşmak ve bu topraklar üzerinde egemenlik kurmaktı96. Bu sözde barışın mimarları birbirini izleyen görüşme ve konferansların sonucunda bir taslak hazırlamışlardır. Hazırlanan taslağa 18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında gerçekleştirilen San Remo Konferansı’nda son şeklini vermişlerdir97.

Antlaşma taslağının ortaya çıkması üzerine, Paris Barış Konferansı’nın başlangıçından itibaren devre dışı bırakılan Osmanlı Hükûmeti, taslak metnini teslim almak üzere 24 Nisan 1920 tarihli toplantısında bir heyet oluşturdu. Heyette şu kişiler yer aldı:

Heyet Başkanı: Eski Sadrazamlardan Tevfik Paşa

Üyeler: Dahiliye Nâzırı Reşid Bey

Harbiye Nâzırı Mahmut Mahtar Paşa

Maarif Nâzırı Fahrettin Bey

Nafia Nâzırı Cemil Paşa98

Ayrıca hükûmet, her nezaretten uzman sıfatıyla birer memur99 ve Fransızca-Türkçe yazışmaları sağlayacak katiplerin100de görevlendirilmesine karar verdi. Tevfik Paşa başkanlığındaki heyet101, 10-11 Mayıs 1920’de Paris’te bir kez daha gözden geçirilen taslağı, teslim aldı102. Fransız Başbakanı B. Millerand, İtilâf Devletleri temsilcileri başkanı olarak teslim töreni sırasında yaptığı kısa konuşmada; Osmanlı Devleti’ni 1914’te yabancı tazyikine kapılarak savaşa girmekle ve savaşın birkaç yıl uzamasına neden olmakla suçladı. Bunun tekrar olmaması için görevlendirildiklerini ve her şeye rağmen “boğazlardan serbest-i mürûr t’emin edilmekle beraber Dersaadette hakimiyet-i padişahinin ibka’sına karar verilmiş olması düvel-i müttefikanın Türkiye’nin harekat-ı askeriye ve menâfi’ ve âmâl-ı meşruasını nazar-ı dikkate alarak Osmanlı İmparatorluğu ile adilâne bir muâhede akd etmek arzusunda olduklarını” açıkladı. Ancak, B. Millerand’ın konuşmasında en dikkati çeken kısım, bu antlaşma taslağına Osmanlı yönetiminin bir ay içinde yanıt verme zorunluluğunda olduğunu vurgulu şekilde belirtmesiydi103.

Tevfik Paşa, “istiklâl ve hatta devlet mefhumlarıyla kabil-i te’lif” görmediği anlaşma taslağını, “memur-u mahsus” ile İstanbul’a göndereceğini hükûmete bildirdi104. Daha sonra çok az ve önemsiz değişikliklerle Sevr Barış Antlaşması’na dönüşecek olan taslakta genel olarak şu noktalar yer almıştı: Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki sınırının yaklaşık olarak Çatalca Hattı olarak belirlenmesi, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın gerek savaş gerekse barış dönemlerinde her türlü gemi ve uçaklara açık bulundurulması, boğazların Cemiyet-i Akvam’ın kararı alınmadan abluka edilmemesi ve düşmanca davranışlarda bulunulmaması, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Sovyetler Birliği, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan temsilcilerinden oluşacak bir bağımsız komisyonun boğazları denetlemesi, İstanbul’un Osmanlıların egemenliğinde bırakılması fakat Osmanlı Hükûmeti’nin azınlıkların haklarını içeren koşulları uygulamaması halinde değiştirilmesi, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgelere özerklik verilmesi, Kürtlerin belirlenecek bir süre içerisinde Cemiyet-i Akvam’a başvurarak bağımsızlıklarını istemeleri hakkının verilmesi, Osmanlı hükûmetinin İzmir şehri ve çevresini kapsayan egemenlik haklarını Yunanistan’a bırakması, İmroz, Bozcaada ve Ege Denizi’ndeki irili-ufaklı adaların Yunanistan’a bırakılması, Ermenistan’ın bağımsızlığının tanınması, Osmanlı Devleti ile Ermenistan arasındaki Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis’ten geçecek sınırın ve Ermenistan’a denize çıkış hakkı verilmesiyle ilgili sorunun ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmasının kabul edilmesi, Suriye, Irak ve Filistin’de manda yönetimlerinin kurulması, Hicaz’ın bağımsızlığının tanınması, Osmanlı Yönetiminin Mısır, Kıbrıs, Libya, 12 Adalar ve Meis Adası üzerindeki haklarından vazgeçmesi gibi Osmanlı Devleti’nin bütünüyle sonunu getiren maddelere yer verilmişti105.

Antlaşma taslağı, baştan beri teslimiyetçiliği ve iyimserliği terk etmeyen hükümet ve kimi basın çevrelerinde büyük bir şaşkınlığa yol aştı. Dönemin etkin kalemlerinden ve Anadolu hareketine karşı sert saldırılarıyla bilinen Ali Kemal, “Lanet” başlıklı yazısıyla, metni yorumladı ve taslağın kabulden başka seçeneğinin olmadığını açıkladı106.

Sadrazam Damat Ferit Paşa ise, İngiliz gazetelerine verdiği demeçte, antlaşma taslağının bazı bölümlerine atıfta bulundu ve “tarihi ve milli bir nokta-ı nazardan Türk olan Trakya ile İzmir’in Yunanistan’a verilmesine” teessüf etti107. Antlaşma taslağının ağır şartlardan oluştuğunu kabul eden hükümet, “dahilde sefk-i dimâ” taraftarı olmadığını, ancak “ahali bağilerin zulm ve şerrînden sıyânet” olunacağını kamuoyuna bildirdi108.

Hükûmet, antlaşma taslağını incelemek ve cevap metnini oluşturmak amacıyla Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi’nin başkanlığında bir komisyon oluşturdu109. Her gün toplanması kararlaştırılan bu komisyona çeşitli nezaretlerde oluşturulacak tâlî komisyonlar da yardımcı olacaktı. Bu tâlî komisyonlar, antlaşma taslağının kendi nezaretlerini ilgilendiren bölümlerini inceleyip, gerekli bilgileri üst komisyona bildireceklerdi110.

Komisyon, çalışmalarına Sadrazam Damat Ferit Paşanın 2 Hazirandaki açış konuşmasıyla başladı111. İtilâf Devletleri’nin tanıdığı bir aylık süreye bir aylık ek süre daha alan komisyon, taslağı inceden inceye incelemiş, ortaya çıkartılan metin, uluslararası ilişkiler ve hukuk ilkeleriyle desteklenmişti. Dünya barışının korunmasına yönelik ortaya atılan görüşlere ağırlık verilmişti112.

« Önceki ::


Blogcu ile yapıldı


Sitetistik