Mütareke Döneminde Yapılan Saltanat Şuraları-3
B- Saltanat Şûrâsına Çağrılanlar
Siyasal iktidar, devletin parçalanması anlamına gelen antlaşmanın onaylanacağı şûrâya, kendisine destek olabilecek kişileri çağırdı. Bu yolla antlaşmanın oy birliği ile onaylandığını kamuoyuna göstermek istedi. Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin, temsilcileri aracılığıyla şûrâyı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemesine izin vermedi. Hatta şûrâya çağrılanlar seçilirken, siyasal kimliklerinde ve geçmişlerinde İttihatçılık damgasının bulunmamasına dikkat edildi126.
Saltanat şûrâsına hükûmet üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, Âyân üyeleri, eski sadrazamlar, ilmiye ve bürokrasinin ileri gelenleri çağrıldı127.
C- Saltanat Şûrâsını Açış Konuşmaları
Saltanat şûrâsı, Padişah Vahideddin’in başkanlığında, 22 Temmuz 1920 Perşembe günü, öğleden sonra saat üçte, Yıldız Sarayı’nın tören salonunda çalışmalarına başladı128.
Toplantıya, Paris’teki Osmanlı temsilcisi Dahiliye Nâzırı Reşit Beyin hükümetin hazırladığı cevabî tasarının Spa Konferansı’nda İtilâf Devletleri’nce kabul edilmediğini ve bu devletlerin kayıtsız–koşulsuz antlaşmanın onaylanmasını istediklerini içeren 17 Temmuz tarihli telgrafı okunarak başlandı129. Ardından, hükûmetin 20 Temmuzda yaptığı toplantının tutanağı okundu. Hükûmetin antlaşmayı onaylamaktan başka bir seçenek göremediği açıklandı. Onaylanmadığı takdirde Trakya’nın çok küçük bir parçası ile Anadolu’nun ortasını içine alan Türk Devleti’nin de kurulmasına izin verilmeyeceği ve Osmanlı Devleti’nin kesin bir biçimde ortadan kaldırılacağı, toplantıda bulunanlara bildirildi130. Bu tehdit dolu açıklama Dahiliye Nâzırı Reşit Beyin 20 Temmuz tarihli başka bir telgrafı okunarak sürdürüldü. Reşit Bey bu telgrafında, İtilâf Devletleri’nin antlaşmanın onaylanmaması halinde Yunan askerî birliklerinin İstanbul’a çıkartma kararı aldıklarını belirtti131.
Çaresizliği açığa çıkaran bu belgeler okunduktan sonra Sadrazam Damat Ferit Paşa, kısa bir açış konuşması yaparak karşı karşıya bulunulan durumu yorumladı. Damat Ferit Paşa, konuşmasında özetle şu noktalara vurgu yaptı. Dünya, Roma İmparatorluğu’nun 1700 yıl önce yıkılmasından sonra ikinci kez yeni bir tarihî olay ile karşı karşıya kalmaktadır. Osmanlı Devleti on yıllık korkunç hatalar yüzünden bu hale geldi. Padişah’a duyulan büyük saygının sonucu olarak İstanbul, Osmanlılara bırakıldı ve “Osmanlı Devleti’ne bir mevcudiyet” tanındı. Ülke, var olma ve yok olma sorunuyla yüz yüze gelmiş bulunmaktadır. Damat Ferit Paşa, son olarak, devletin devamından yana olanların görüşlerini kısa bir şekilde sözlü ya da yazılı olarak bildirip, zabtı imzalamalarını dile getirdi. Söz almayan kişilerin ise “bekâ ve mevcudiyet-i devleti mahv ve idama tercih edenlerden” sayılacağını ilân etti132.
Damat Ferit Paşanın ısrarlı bir şekilde antlaşmanın onaylanmasını içeren konuşmasından sonra, bazı kişilerin de aynı yönde görüş bildirmeleri, şûrânın tartışma yapılmadan geçeceğini açığa çıkardı.
D- Saltanat Şûrâsında Antlaşma Taslağının Tartışılması
Sadrazamın konuşmasından sonra söz alanlar antlaşma taslağını irdelemek ve karşı çıkmak yerine, kabulünün zorunluluğu üzerinde durdular. Âyandan Mustafa Sabri Efendi, şûrâda okunan resmi belgelerin içinde bulunulan durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğunu ve antlaşmayı onaylamaktan başka çare olmadığını belirtti. Hadi Paşa, sorunun var olmak ya da var olmamak noktasına geldiğini söyleyerek, şu gerçeklikten uzak değerlendirmeyi yaptı: “Hal ne kadar elim olursa olsun meyusiyete mağlub olmayalım. Tasavvur buyurulsun, bir ağacın dalları budanmakla onun kökünü çıkarıp atmak mı lazımdır? Kökü yerde oldukça o ağaç elbette taze hayat bulur. Bunun gibi, cennetmekan Sultan Osman Gazinin semeresi olan şecere-i tayyibe-i saltanat-ı seniyye, bugün kamilen budanmış olmakla beraber kat-i ümid etmek, meyus olmak lazım gelmez. Buna iyi bakacak olur isek inkırazına mani’ olur isek mürur-ı zaman ile neşv ü nema bulur, yaşar”.
Şûrâdaki eğilimin antlaşma taslağının kabul edilmesi yönünde belirginleşmesine karşın, Rıza Paşa ve Abdurrahman Şeref Bey, bazı konularda hükümetten açıklayıcı bilgiler istemişlerdir. Rıza Paşa, hükûmetten antlaşmada iki şartın yerine getirilmemesi halinde Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasının nasıl değerlendirildiğini sordu. Abdurrahman Şeref Bey ise, “muahede-name Anadolu’da tatbik olunmadığı takdirde metn-i muahede-namede münderic bazı kuyuda karşı ittihaz olunacak hatt-ı hareket(in)” ne olacağını öğrenmek istedi133. Damat Ferit Paşa, bu çarpıcı soru karşısında her zamanki tavrını takınmış ve Anadolu hareketinin bastırılması zorunluluğundan söz etmiştir: “Hep birden elbirliğiyle çalışarak Anadolu’da isyanı bastıralım ve hem de cenab-ı hakdan ümid ederim ki basdırırız. Hiç değilse, böyle bir ümid kapısı açık bulunur” 134. Sadrazam’ın eğilimi Mustafa Asım Efendi tarafından da benimsendi.
Görüşlerin açıklanmasından sonra şûrâya katılanlar devletin geleceğini derinden etkileyen antlaşma taslağını kabul etmişlerdir135.
E- Saltanat Şûrasının Yankısı ve Sevr’e Tepkiler
TBMM, ülkenin paylaştırılması ve halkın köleleştirilmesi anlamına gelen barış tekliflerini ve görüşmelerini büyük bir dikkatle izledi. San Remo Konferansı’nda şekillenen antlaşma taslağına ve bu taslağı onaylayacak İstanbul hükûmetine karşı tavrını açıkça ortaya koydu. İstanbul Mebusu Dr. Adnan ve Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Beyler 4 Mayıs 1920’de, “İstanbul’un işgalini müteakip akdedilen mukavelâtın keenlemyekün addine dair” kanun teklifinde bulundular136. Benzer isteği içeren başka bir teklif de Karahisar-ı Sahib Mebusu Hulûsi Bey’le arkadaşları tarafından verildi137.
Meclis’in bu kanun tekliflerini ele aldığı bir süreçte, 56. Fırka Kumandanı Bekir Sami Bey, 20 Mayıs 1920’de Meclis Başkanlığı’na antlaşma taslağı ile ilgili İleri Gazetesi’nde yer alan ayrıntılı bir yazının kopyasını gönderdi138. Gazete yazısında genel çerçevesi verilen antlaşma taslağı, mebuslar üzerinde büyük bir infial yarattı. Karahisar-ı Sahib Mebusu Nebil Efendi, “Boşuna yorulmuşlar. Türkiye’yi yok diye idiler, daha iyi ederlerdi”139 diyerek, Türk halkına dayatılan taslağın anlamını ifade etti.
Erzurum Mebusu Necati Bey de taslağı şöyle değerlendirdi: “Yirmi otuz senelik Avrupa’nın dimağlarımıza nakşetmiş olduğu efkâr-ı insaniye şu muahedeyi okuduktan sonra tamamı ile silindi. Avrupa’nın mahiyet-i hakikiyesi bu kadar çirkinliği ile, bütün şenaati ile karşımızda tecelli etti. Bu muahedename namuskâr bir adamı tuzağı düşürmek, istenilen bir adamı tutmak, pusuya düşürmekten başka bir mahiyeti haiz değildir...Vatan(ımızda) dört bin seneden beri ecdadımızın hükümran olduğu bir memlekette başka bir hükümet kurmak istiyorlar. Bu hukukla; adaletle, hürriyet ve istiklal sözleri ile nasıl telif kabul eder? İzmir Yunanlılara veriliyor. Hangi hakla? İzmir gittikten sonra, İstanbul bu vaziyete girdikten sonra Kilikya şu şekle sokulduktan sonra hangi Türkiye’den bahsolunuyor?...Bu mukavele değildir. Hangi Hükûmet-i Osmaniye? Ortada ne hükümet kalıyor, ne bir şey, böyle yapacaklarına o efendilere ima edelim ki, hayır efendiler; biz böyle zelilane ölmeyeceğiz!...Baştan başa mezaristan haline gelecek olan Anadolu’da istediğiniz milletlere keşaneler kurunuz”140. Saruhan Mebusu Mustafa Necati Bey ise, “Avrupa’nın sulhu yalancıdır, aldatıcıdır ve imza edilmeye layık değildir. Biz bütün kuvvetimizle isyan ediyoruz ve muahedeyi tasdik etmeyeceğiz ... Bu sulh paçavrasını bize uzattıkları vakit kanlı kılıçlarımızı göstereceğiz. İşte size son cevabımız”141 diyerek savaşın kaçınılmazlığını dile getirdi.
Mebuslar, emperyalist devletlerin Sevr’de sonuçlanacak paylaşım emellerini sonuçsuz bırakmak için tüm güçlerini ortaya koydular. Konya Mebusu Refik Bey ve yedi arkadaşı 24 Mayıs 1920’de “Sevr Sulh Muahedesinin cebren tatbiki ihtimaline karşı Hükümetçe ne gibi tedabir ittihaz” edildiğine ilişkin bir takrir verdiler142. Ve hükûmetin aldığı önlemleri gizli celsede Meclis’e açıklamalarını istediler 143. Aynı gün Antalya Mebusu Hasan Tahsin Bey de Meclis Başkanlığı’na verdiği takrirde, “Sevr Muahedesi ahkamından vatandaşların müftüler vasıtası ile haberdar edilmesini ve Meclisce hilafet(in), istiklâlin(in) muhafazası için ittihaz edilecek mukarrerata badelyemin imza vazedilmesini” istedi144.
Kanun tekliflerinin ve antlaşma taslağı hakkında halkın bilgilendirilmesinin Meclis’te tartışıldığı bir sırada TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, İtilâf Devletleri’nin barış görüşmeleri için Paris’e çağırdıkları İstanbul hükûmetinin temsilcilerini tanımadıklarını, 14 Mayıs 1920’de Trakya Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi Riyasetine gönderdiği şifre-telgrafta ifade etmişti: “Paris’teki Osmanlı murahhas heyeti milletin hiçbir suretle vekaletini haiz değildir. Bunların memleketimizin hiçbir parçası hakkında barış konferansının vereceği kararı tasvipte selâhiyyeti yoktur. Binaenaleyh, bunlar tarafından kabul ve imza edilecek bir muahede hükümleri keenlemyekûndür. Barış konferansı kararları malûm olunca buna karşı yapılacak hareket Büyük Millet Meclisi’nce tayin edilecek ve size de gerekli tebligat yapılacaktır”145.
Mustafa Kemal’in bu kararlı tutumundan kısa bir süre sonra kanun teklifleri ve Adliye ile Hariciye Nezareti’nin mazbataları146 Meclis’te okundu. Metinlerde geçen bazı terimler değiştirildi. Uzun tartışmalardan sonra 7 Haziran 1920’de “İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1336’den (1920) itibaren Büyük Millet Meclisi’nin tasvip ve ıttıla-ı haricinde İstanbul’ca akdedilmiş veya edilecek bilûmum muahedat ve mukavelat ve imtiyazat ve ukudat ve mukarrerat-ı resmiye ile mütarekenin akdinden sonra akdedilmiş bilcümle muahedat-ı hafiye keenlemyekûndür”147 hükmü getirilerek, İstanbul Hükümeti’nin bu alandaki tüm tasarrufları geçersiz kılındı.
TBMM’nin büyük direnişine ve halkın her geçen gün gelişen tepkisine rağmen barış antlaşması 10 Ağustos 1920’de Sevr’de imzalanması kararlaştırıldı. Böylece uzun süreden beri paylaşılamayan Osmanlı toprakları, kağıt üzerinde pay edilecekti. Bu korkunç gelişme Türk kamuoyu üzerinde büyük yankılar uyandırdı. Halk imza tarihini matem günü ilan etti. Gazetelerde yayınlanan beyannamelerde; imza gününde bütün Müslüman-Türk kurumlarının, esnaf ile işçilerinin işlerini terk ederek mateme iştirak edecekleri, öğle vakti bütün minarelerde salatü selam verileceği, İstanbul limanında işleyen Şirket-i Hayriye ve Seyr-i Sefain, Haliç vapurlarının bu anda yerlerinde duracakları, eğlence yerlerinin kapatılacağı ve her tarafta Osmanlı bayraklarının yarıya indirileceği ilân edildi148. Ancak korkulan oldu ve antlaşma karalaştırılan gün imzalandı. Anadolu halkı antlaşmanın onaylanmasına hemen tepki gösterdi. Konya’da yayınlanan Öğüd Gazetesi, 19 Ağustos tarihli sayısında antlaşmayı Anadolu halkının idam kararı olarak değerlendirdi ve hiçbir maddesinin uygulamaya geçemeyeceğini belirtti: “Ucu hançerden daha sivri olan bu maddeleri okurken müteessir olalım, lakin ümitsiz olmayalım”149. Hakimiyet-i Milliye her zaman olduğu gibi yazılarıyla antlaşma hakkında halkı bilinçlendirmeye çalıştı. Anadolu dışından da tepkiler gösterildi. Londra’da bulunan Merkezi İslâm Cemiyeti, Cemiyet-i Akvama 19 sayfalık bir broşür göndererek, Sevr’i protesto etti ve bu antlaşmanın uygulanma şansının olmadığını belirtti150.
TBMM’de de antlaşmaya imza atanların vatan haini ilân edilmesi yönünde sesler yükseldi. Nitekim Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, 17 Ağustos 1920’de TBMM Başkanlığı’na gönderdiği telgrafta Sevr Antlaşması’nın şûrâ-yı saltanatta onaylandığını açıklayarak, antlaşmanın altına imza atanların vatan haini ilân edilmeleri gerektiğini ifade etti: “Vatansız, vicdansız üç serserinin yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan birkaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadele-i Milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devam-ı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz şûrâ-yı saltanatta Türkiye’nin hayat-ı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vaz’-ı imza edenlerin ihanet-i vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükm-ü gıyabi verilmesini, bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yad edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim”151. Meclis’te yapılan oylama sonucunda sözü edilen kişiler vatan haini ilân edildi.
TBMM Hükûmeti önceden olduğu gibi, antlaşma onaylandıktan sonra da antlaşma hakkında halkı aydınlatmak ve kendi politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak amacıyla çeşitli faaliyetlere girişti. Hariciye Vekaleti Umur-ı Siyasiyye Müdürü Yusuf Hikmet (Bayur); “Türk Muahede-i Sulhiyyesi ve Mahiyet-i Hakikiyesi, “Bir Millet Nasıl Esarete Alınır” adlı bir risale kaleme alarak, barış antlaşmasının değerlendirdi. Bunun kabulünün olanaklı olmadığını açıkladı: “Bir millet istiklal-i haysiyet ile yaşayabilir; hür ve müstakil olan bir millet devlet teşkil eder. İstiklal insanların evsaf-ı esasiyesindendir. Ona malik olmayan bir kavim ne hayatını ne namusunu muhafaza edebilir.Ve nihayet mahv ve munkariz olur. Öteden beri alem-ı İslâmı ve Türkiye’yi mahva kastetmiş olan Avrupa bu muahede ile maksadına erişmiştir. Hayf sadhezar hayf ki Osmanlı Devleti’ne mensubiyet iddia eden hilafet ve saltanat hizmet ettiğini ilân eden Ferit Paşa Hükûmeti kendi eliyle hilâfet ve saltanatın esaret ve inkırazını ve koca bir milletin izmihlâlini imzalamıştır”152.
F-Sevr Barış Antlaşması’nın Uygulanması Yönünde Atılan Bazı Adımlar
İstanbul hükûmeti ve bu hükûmete destek veren çevreler, Sevr Barışı’nı bir tutsaklık belgesi olmasına ve halkın gerçek temsilcisi TBMM tarafından reddedilmesine rağmen uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Bunlardan biri olan Ali Kemal, antlaşmanın İstanbul’la ilgili hükmüne atıfta bulunarak, bu metnin imzalanmasının yeterli olmadığını, “Anadolu bagîlerini tav’an ve kerhen yola” getirmenin zorunlu olduğunu açıkladı. İzlenecek politika hakkında da şu açıklamada bulundu: “Bizce bu devlet ve millet için bu elim dakikalarda en doğru siyaset İtilaf Devletleri’yle münasebet-i hüsnîyeyi cidden iâde edebilmek, daimî bir hüsn-i muaşeret te’sisine muvaffak olmakdır. ... Kendi kendimizi aldatmağa hacet var mı? Biz mütarekeden beri asla böyle yapmadık.Ve hatta yapmağa bile çalışmadık”153.
İstanbul hükûmeti, saltanat şûrâsından dört gün sonra, “şerâit-i sulhiyyenin her daire-i devlete taalluk eden ahkâmının tetkik ve tefrikiyle heyet-i umûmiyesinin suret-i tatbikiyesine mutedâir muamelatı” gerçekleştirmek üzere sadaret müsteşarının başkanlığında, nezaretlerden gönderilecek birer memurun katılımıyla bir komisyon oluşturdu154. Komisyon155 ilk toplantısını Sadaret Müsteşarı Cemal Beyin başkanlığında 28 Temmuz 1920’de gerçekleştirdi. Aynı gün Sadrazam Damat Ferit Paşa da üst düzey askerî bürokratlarla bir araya gelerek, antlaşmanın uygulanması konusunda ortak bir görüş saptamaya çalıştı156.
Bu çalışma sürecinde en dikkati çeken nokta; komisyonun, antlaşma hükümlerini tek tek incelemesi ve her nezâreti ilgilendiren kısımları belirlemesidir. Buna bağlı olarak Sadaret de 19 Ağustos 1920’de tüm nezaretlere bir aaakire göndererek hükümlerin uygulanması sırasında karışıklık çıkmaması için, her nezaretin müsteşarı başkanlığında bir başka komisyonun kurulmasına ve bu komisyonların konuyla ilgili incelemelerini ve değerlendirmelerini Sadarete göndermelerini istemesidir157. Ancak Hariciye Nazırı Safa Beyin 18 Kasım 1920’de Sadaret’e yazdığı yazıdan, komisyon veya komisyonların işlevlerini yitirdiği, geçen süre içinde yeterli çalışma yapılmadığı ve sonuçların değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Safa Bey, Sadarete olası olumsuzlukların önüne geçilmesi için, Hariciye Nezareti bünyesinde çeşitli devlet kurumlarından temsilcilerinin yer alacakları yeni bir komisyonun kurulmasını önerdi158. Aynı tarihlerde antlaşma hükümlerinin uygulanmasını organize edecek yeni bir komisyonun kurulmasını önerenler arasında Harbiye Nazırı da vardı. Harbiye Nazırı Ziya Paşa, 27 Kasım 1920’de Sadarete gönderdiği bir yazıda, antlaşma koşullarının yerine getirilmesinde yaşanılan süreci ve kurulan komisyonların niteliğini özetleyerek, nezaret olarak kendilerini ilgilendiren maddeleri gözden geçirdiklerini bildirdi. Ancak, diğer nezaretlerle ortaklaşa yapılacak çalışmaların aksadığını açıkladı. Bu sorunu çözmek ve devlet kurumları arasında uyumu sağlamak üzere “muhtelif devair-i devletten me’mur edilecek mütehassıs zevattan mürekkep bir komisyonun” kurulmasının kaçınılmazlığını ifade etti. Harbiye Nazırının en dikkati çeken yaklaşımı ise, “ Tatbikat-ı Sulhiye Komisyonu” adını verdiği bu komisyonun görevlerini içeren bir talimatnâme hazırlamasıdır159.
Meclis-i Vükela, 28 Kasım 1920 tarihli toplantısında önerileri değerlendirdi ve böyle bir komisyonun oluşturulmasına ihtiyaç olduğunu kararlaştırdı. Sadaret bu kararı 1 Aralık 1920’de tüm nezaretlere ve Hazine-i Hassa Müdüriyet-i Umumiyesine bir genelge göndererek tebliğ etti160. Ancak Harbiye Nazırı Ziya Paşa, aradan yaklaşık bir ay geçmesine rağmen komisyonun hâlâ kurulmaması üzerine 20 Aralık 1920’de Sadrazam Tevfik Paşa’ya gönderdiği başka bir yazıda taleplerini yineledi. Sadaret, Harbiye Nazırının bu ısrarlı tutumu karşısında 29 Aralık 1920’de tüm nezaretlere ve Hazine-i Hassa Müdüriyet-i Umumiyesine yeni bir genelge daha göndererek, Hariciye Nezareti’nde komisyonun kurulmasını istedi. Gelişmeler bu girişimin de sonuçsuz kaldığını göstermektedir.
Sonuç
İslâm-Türk Devlet geleneğinde hükümdarlar ülkenin sorunlarına çözüm bulmak ve daha iyi yönetilmesini sağlamak için devlet ileri gelenlerinin katıldığı şûrâ, kurultay adı verilen meclisler topladılar. Osmanlı Padişahları da bu yöntemi benimsediler. Özellikle Divan-ı Hümayun örgütünün işlevini yitirmesinden sonra zaman zaman bu mekanizmaya başvurdular. III. Selim ve II. Mahmut, modernleşme hareketine ivme kazandırmak için bu yönetim geleneğinden sıklıkla yararlandılar. Daha sonraki dönemlerde de yöneticiler, krizlere çözüm bulmak ve sorumluluğu geniş bir tabana yaymak amacıyla bu mekanizmayı işlettiler.
Mondros Mütarekesi’nden sonra ülkenin işgallere uğraması ve devletin siyasî ve hukukî olarak sona erme tehlikesiyle yüz yüze gelmesi sonucunda, Meşrutiyet ve halkın yönetime katılması deneyimine karşın, şûrâ tekrar gündeme getirildi. Siyasî iktidar, İzmir’in işgali ve Sevr Barış Antlaşması gibi halkın ulusal duygularını harekete geçiren olaylar karşısında tavır belirlemek için iki saltanat şûrâsı topladı. Bu girişimler, İstanbul hükûmeti’nin yetmezliğini ve teslimiyetçiliğini somut bir şekilde ortaya çıkardı. İstanbul bürokrasisinin halktan kopuk ve köhnemiş yapısı bir süre daha devam etti. Ancak Mütareke döneminde mevcut olan ikili iktidar zamanla Ankara lehine bozuldu ve TBMM gücünü pekiştirdi.
Damat Ferit ve Tevfik Paşa hükûmetlerinin tüm çabalarına karşın Anadolu’da Türklerin sonu anlamına gelen Sevr Antlaşması’nın uygulanması konusunda somut bir adım atılamadı. Gücünü ve iktidarını kaybeden hükümetler, Anadolu direnişi karşısında bürokrasiyi de yönlendiremediler ve antlaşmayı yürürlüğe koyamadılar. Esasında ölü doğan ve tüm maddeleri cezalandırıcı bir ruh haliyle kaleme alınan antlaşma, ulusal direnişin başarıya ulaşmasıyla ortadan kalktı. Lozan’da yeni Türkiye Devleti’nin varlığı uluslararası toplum tarafından tanındı.
EK
TATBİKAT-I SULHİYE KOMİSYONU’NUN VEZÂİFİNE DAİR TA’LÎMÂT
1- Doğrudan doğruya makam-ı sadarete merbut olmak üzere (Tatbikat-ı Sulhiye Komisyonu) namıyla bir komisyon teşkil edilecektir. Bu komisyonun vezâifi ber-vech-i âtidir:
a- Muahede-i sulhiye şeraitini tedkik ve tetebbu’ etmek
b- Nezaretlerin şimdiye kadar yapmış oldukları istihzârât-ı sulhiyeyi takib ve istihârâtı bir merkezde cem’ ve tevhid eylemek
c- Esna-yı tedkikde yeniden göze çarpan mesâili nezâret-i müteallikalarının pesîn-ül nuzzârına arz eylemek
d- Şerâit-i sulhiyeden şimdiden tatbiki memleket için mûcib-i muhassenât olan mevadın mevki-i icraya vaz’ için nezârete iâdesine serd-i teklifat etmek
2- Komisyon, dahiliye, hariciye, adliye, maliye, maarif, ticaret ve ziraat, nafia, bahriye nezâret-i celilerine mensup birer aza ile erkân ve ümera-yı askeriyeden dört azadan mürekkeb olur. Komisyon azası evvelce muahede-i sulhiye istihzârâtıyla iştigal eden ihâta-yı nazar ashabından ve lisana aşina zevattan intihâb olunur.
3- Nezaretlerde şimdiye kadar yapılmış olan istihzârât hakkında malumat cem’ ve nezaretlerde hazırlanmış dosyaların mütâlaası için azalar doğrudan doğruya mensub bulundukları nezaretlerle muhâbere edebilecekleri gibi nuzzâr-ı kirâmın re’y ve tensiblerinin istihsalini icâb ettirmeyen mevâd için tesrian-ül musâhîe doğrudan doğruya müdüriyet-i umûmiye ve müdüriyetlerle şifâhî ve tahrîri irtibat ve muhaberede bulunurlar. Komisyona izahat vermek fikr ve mütâlaaları alınmak üzere nezaretlerden lazım gelen mütehassısları davet ederler.
4- Komisyon esâsat hakkındaki nukat-ı nazarî daima ba-mazbata makam-ı celil-i sadarete arz eder. Ve vazifelerinin müsâraaten neticelendirilmesi hususunda i’tina eder.
Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 61, Cilt: XXI, Mart 2005
Siyasal iktidar, devletin parçalanması anlamına gelen antlaşmanın onaylanacağı şûrâya, kendisine destek olabilecek kişileri çağırdı. Bu yolla antlaşmanın oy birliği ile onaylandığını kamuoyuna göstermek istedi. Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin, temsilcileri aracılığıyla şûrâyı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemesine izin vermedi. Hatta şûrâya çağrılanlar seçilirken, siyasal kimliklerinde ve geçmişlerinde İttihatçılık damgasının bulunmamasına dikkat edildi126.
Saltanat şûrâsına hükûmet üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, Âyân üyeleri, eski sadrazamlar, ilmiye ve bürokrasinin ileri gelenleri çağrıldı127.
C- Saltanat Şûrâsını Açış Konuşmaları
Saltanat şûrâsı, Padişah Vahideddin’in başkanlığında, 22 Temmuz 1920 Perşembe günü, öğleden sonra saat üçte, Yıldız Sarayı’nın tören salonunda çalışmalarına başladı128.
Toplantıya, Paris’teki Osmanlı temsilcisi Dahiliye Nâzırı Reşit Beyin hükümetin hazırladığı cevabî tasarının Spa Konferansı’nda İtilâf Devletleri’nce kabul edilmediğini ve bu devletlerin kayıtsız–koşulsuz antlaşmanın onaylanmasını istediklerini içeren 17 Temmuz tarihli telgrafı okunarak başlandı129. Ardından, hükûmetin 20 Temmuzda yaptığı toplantının tutanağı okundu. Hükûmetin antlaşmayı onaylamaktan başka bir seçenek göremediği açıklandı. Onaylanmadığı takdirde Trakya’nın çok küçük bir parçası ile Anadolu’nun ortasını içine alan Türk Devleti’nin de kurulmasına izin verilmeyeceği ve Osmanlı Devleti’nin kesin bir biçimde ortadan kaldırılacağı, toplantıda bulunanlara bildirildi130. Bu tehdit dolu açıklama Dahiliye Nâzırı Reşit Beyin 20 Temmuz tarihli başka bir telgrafı okunarak sürdürüldü. Reşit Bey bu telgrafında, İtilâf Devletleri’nin antlaşmanın onaylanmaması halinde Yunan askerî birliklerinin İstanbul’a çıkartma kararı aldıklarını belirtti131.
Çaresizliği açığa çıkaran bu belgeler okunduktan sonra Sadrazam Damat Ferit Paşa, kısa bir açış konuşması yaparak karşı karşıya bulunulan durumu yorumladı. Damat Ferit Paşa, konuşmasında özetle şu noktalara vurgu yaptı. Dünya, Roma İmparatorluğu’nun 1700 yıl önce yıkılmasından sonra ikinci kez yeni bir tarihî olay ile karşı karşıya kalmaktadır. Osmanlı Devleti on yıllık korkunç hatalar yüzünden bu hale geldi. Padişah’a duyulan büyük saygının sonucu olarak İstanbul, Osmanlılara bırakıldı ve “Osmanlı Devleti’ne bir mevcudiyet” tanındı. Ülke, var olma ve yok olma sorunuyla yüz yüze gelmiş bulunmaktadır. Damat Ferit Paşa, son olarak, devletin devamından yana olanların görüşlerini kısa bir şekilde sözlü ya da yazılı olarak bildirip, zabtı imzalamalarını dile getirdi. Söz almayan kişilerin ise “bekâ ve mevcudiyet-i devleti mahv ve idama tercih edenlerden” sayılacağını ilân etti132.
Damat Ferit Paşanın ısrarlı bir şekilde antlaşmanın onaylanmasını içeren konuşmasından sonra, bazı kişilerin de aynı yönde görüş bildirmeleri, şûrânın tartışma yapılmadan geçeceğini açığa çıkardı.
D- Saltanat Şûrâsında Antlaşma Taslağının Tartışılması
Sadrazamın konuşmasından sonra söz alanlar antlaşma taslağını irdelemek ve karşı çıkmak yerine, kabulünün zorunluluğu üzerinde durdular. Âyandan Mustafa Sabri Efendi, şûrâda okunan resmi belgelerin içinde bulunulan durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğunu ve antlaşmayı onaylamaktan başka çare olmadığını belirtti. Hadi Paşa, sorunun var olmak ya da var olmamak noktasına geldiğini söyleyerek, şu gerçeklikten uzak değerlendirmeyi yaptı: “Hal ne kadar elim olursa olsun meyusiyete mağlub olmayalım. Tasavvur buyurulsun, bir ağacın dalları budanmakla onun kökünü çıkarıp atmak mı lazımdır? Kökü yerde oldukça o ağaç elbette taze hayat bulur. Bunun gibi, cennetmekan Sultan Osman Gazinin semeresi olan şecere-i tayyibe-i saltanat-ı seniyye, bugün kamilen budanmış olmakla beraber kat-i ümid etmek, meyus olmak lazım gelmez. Buna iyi bakacak olur isek inkırazına mani’ olur isek mürur-ı zaman ile neşv ü nema bulur, yaşar”.
Şûrâdaki eğilimin antlaşma taslağının kabul edilmesi yönünde belirginleşmesine karşın, Rıza Paşa ve Abdurrahman Şeref Bey, bazı konularda hükümetten açıklayıcı bilgiler istemişlerdir. Rıza Paşa, hükûmetten antlaşmada iki şartın yerine getirilmemesi halinde Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasının nasıl değerlendirildiğini sordu. Abdurrahman Şeref Bey ise, “muahede-name Anadolu’da tatbik olunmadığı takdirde metn-i muahede-namede münderic bazı kuyuda karşı ittihaz olunacak hatt-ı hareket(in)” ne olacağını öğrenmek istedi133. Damat Ferit Paşa, bu çarpıcı soru karşısında her zamanki tavrını takınmış ve Anadolu hareketinin bastırılması zorunluluğundan söz etmiştir: “Hep birden elbirliğiyle çalışarak Anadolu’da isyanı bastıralım ve hem de cenab-ı hakdan ümid ederim ki basdırırız. Hiç değilse, böyle bir ümid kapısı açık bulunur” 134. Sadrazam’ın eğilimi Mustafa Asım Efendi tarafından da benimsendi.
Görüşlerin açıklanmasından sonra şûrâya katılanlar devletin geleceğini derinden etkileyen antlaşma taslağını kabul etmişlerdir135.
E- Saltanat Şûrasının Yankısı ve Sevr’e Tepkiler
TBMM, ülkenin paylaştırılması ve halkın köleleştirilmesi anlamına gelen barış tekliflerini ve görüşmelerini büyük bir dikkatle izledi. San Remo Konferansı’nda şekillenen antlaşma taslağına ve bu taslağı onaylayacak İstanbul hükûmetine karşı tavrını açıkça ortaya koydu. İstanbul Mebusu Dr. Adnan ve Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Beyler 4 Mayıs 1920’de, “İstanbul’un işgalini müteakip akdedilen mukavelâtın keenlemyekün addine dair” kanun teklifinde bulundular136. Benzer isteği içeren başka bir teklif de Karahisar-ı Sahib Mebusu Hulûsi Bey’le arkadaşları tarafından verildi137.
Meclis’in bu kanun tekliflerini ele aldığı bir süreçte, 56. Fırka Kumandanı Bekir Sami Bey, 20 Mayıs 1920’de Meclis Başkanlığı’na antlaşma taslağı ile ilgili İleri Gazetesi’nde yer alan ayrıntılı bir yazının kopyasını gönderdi138. Gazete yazısında genel çerçevesi verilen antlaşma taslağı, mebuslar üzerinde büyük bir infial yarattı. Karahisar-ı Sahib Mebusu Nebil Efendi, “Boşuna yorulmuşlar. Türkiye’yi yok diye idiler, daha iyi ederlerdi”139 diyerek, Türk halkına dayatılan taslağın anlamını ifade etti.
Erzurum Mebusu Necati Bey de taslağı şöyle değerlendirdi: “Yirmi otuz senelik Avrupa’nın dimağlarımıza nakşetmiş olduğu efkâr-ı insaniye şu muahedeyi okuduktan sonra tamamı ile silindi. Avrupa’nın mahiyet-i hakikiyesi bu kadar çirkinliği ile, bütün şenaati ile karşımızda tecelli etti. Bu muahedename namuskâr bir adamı tuzağı düşürmek, istenilen bir adamı tutmak, pusuya düşürmekten başka bir mahiyeti haiz değildir...Vatan(ımızda) dört bin seneden beri ecdadımızın hükümran olduğu bir memlekette başka bir hükümet kurmak istiyorlar. Bu hukukla; adaletle, hürriyet ve istiklal sözleri ile nasıl telif kabul eder? İzmir Yunanlılara veriliyor. Hangi hakla? İzmir gittikten sonra, İstanbul bu vaziyete girdikten sonra Kilikya şu şekle sokulduktan sonra hangi Türkiye’den bahsolunuyor?...Bu mukavele değildir. Hangi Hükûmet-i Osmaniye? Ortada ne hükümet kalıyor, ne bir şey, böyle yapacaklarına o efendilere ima edelim ki, hayır efendiler; biz böyle zelilane ölmeyeceğiz!...Baştan başa mezaristan haline gelecek olan Anadolu’da istediğiniz milletlere keşaneler kurunuz”140. Saruhan Mebusu Mustafa Necati Bey ise, “Avrupa’nın sulhu yalancıdır, aldatıcıdır ve imza edilmeye layık değildir. Biz bütün kuvvetimizle isyan ediyoruz ve muahedeyi tasdik etmeyeceğiz ... Bu sulh paçavrasını bize uzattıkları vakit kanlı kılıçlarımızı göstereceğiz. İşte size son cevabımız”141 diyerek savaşın kaçınılmazlığını dile getirdi.
Mebuslar, emperyalist devletlerin Sevr’de sonuçlanacak paylaşım emellerini sonuçsuz bırakmak için tüm güçlerini ortaya koydular. Konya Mebusu Refik Bey ve yedi arkadaşı 24 Mayıs 1920’de “Sevr Sulh Muahedesinin cebren tatbiki ihtimaline karşı Hükümetçe ne gibi tedabir ittihaz” edildiğine ilişkin bir takrir verdiler142. Ve hükûmetin aldığı önlemleri gizli celsede Meclis’e açıklamalarını istediler 143. Aynı gün Antalya Mebusu Hasan Tahsin Bey de Meclis Başkanlığı’na verdiği takrirde, “Sevr Muahedesi ahkamından vatandaşların müftüler vasıtası ile haberdar edilmesini ve Meclisce hilafet(in), istiklâlin(in) muhafazası için ittihaz edilecek mukarrerata badelyemin imza vazedilmesini” istedi144.
Kanun tekliflerinin ve antlaşma taslağı hakkında halkın bilgilendirilmesinin Meclis’te tartışıldığı bir sırada TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, İtilâf Devletleri’nin barış görüşmeleri için Paris’e çağırdıkları İstanbul hükûmetinin temsilcilerini tanımadıklarını, 14 Mayıs 1920’de Trakya Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi Riyasetine gönderdiği şifre-telgrafta ifade etmişti: “Paris’teki Osmanlı murahhas heyeti milletin hiçbir suretle vekaletini haiz değildir. Bunların memleketimizin hiçbir parçası hakkında barış konferansının vereceği kararı tasvipte selâhiyyeti yoktur. Binaenaleyh, bunlar tarafından kabul ve imza edilecek bir muahede hükümleri keenlemyekûndür. Barış konferansı kararları malûm olunca buna karşı yapılacak hareket Büyük Millet Meclisi’nce tayin edilecek ve size de gerekli tebligat yapılacaktır”145.
Mustafa Kemal’in bu kararlı tutumundan kısa bir süre sonra kanun teklifleri ve Adliye ile Hariciye Nezareti’nin mazbataları146 Meclis’te okundu. Metinlerde geçen bazı terimler değiştirildi. Uzun tartışmalardan sonra 7 Haziran 1920’de “İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1336’den (1920) itibaren Büyük Millet Meclisi’nin tasvip ve ıttıla-ı haricinde İstanbul’ca akdedilmiş veya edilecek bilûmum muahedat ve mukavelat ve imtiyazat ve ukudat ve mukarrerat-ı resmiye ile mütarekenin akdinden sonra akdedilmiş bilcümle muahedat-ı hafiye keenlemyekûndür”147 hükmü getirilerek, İstanbul Hükümeti’nin bu alandaki tüm tasarrufları geçersiz kılındı.
TBMM’nin büyük direnişine ve halkın her geçen gün gelişen tepkisine rağmen barış antlaşması 10 Ağustos 1920’de Sevr’de imzalanması kararlaştırıldı. Böylece uzun süreden beri paylaşılamayan Osmanlı toprakları, kağıt üzerinde pay edilecekti. Bu korkunç gelişme Türk kamuoyu üzerinde büyük yankılar uyandırdı. Halk imza tarihini matem günü ilan etti. Gazetelerde yayınlanan beyannamelerde; imza gününde bütün Müslüman-Türk kurumlarının, esnaf ile işçilerinin işlerini terk ederek mateme iştirak edecekleri, öğle vakti bütün minarelerde salatü selam verileceği, İstanbul limanında işleyen Şirket-i Hayriye ve Seyr-i Sefain, Haliç vapurlarının bu anda yerlerinde duracakları, eğlence yerlerinin kapatılacağı ve her tarafta Osmanlı bayraklarının yarıya indirileceği ilân edildi148. Ancak korkulan oldu ve antlaşma karalaştırılan gün imzalandı. Anadolu halkı antlaşmanın onaylanmasına hemen tepki gösterdi. Konya’da yayınlanan Öğüd Gazetesi, 19 Ağustos tarihli sayısında antlaşmayı Anadolu halkının idam kararı olarak değerlendirdi ve hiçbir maddesinin uygulamaya geçemeyeceğini belirtti: “Ucu hançerden daha sivri olan bu maddeleri okurken müteessir olalım, lakin ümitsiz olmayalım”149. Hakimiyet-i Milliye her zaman olduğu gibi yazılarıyla antlaşma hakkında halkı bilinçlendirmeye çalıştı. Anadolu dışından da tepkiler gösterildi. Londra’da bulunan Merkezi İslâm Cemiyeti, Cemiyet-i Akvama 19 sayfalık bir broşür göndererek, Sevr’i protesto etti ve bu antlaşmanın uygulanma şansının olmadığını belirtti150.
TBMM’de de antlaşmaya imza atanların vatan haini ilân edilmesi yönünde sesler yükseldi. Nitekim Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, 17 Ağustos 1920’de TBMM Başkanlığı’na gönderdiği telgrafta Sevr Antlaşması’nın şûrâ-yı saltanatta onaylandığını açıklayarak, antlaşmanın altına imza atanların vatan haini ilân edilmeleri gerektiğini ifade etti: “Vatansız, vicdansız üç serserinin yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan birkaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadele-i Milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devam-ı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz şûrâ-yı saltanatta Türkiye’nin hayat-ı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vaz’-ı imza edenlerin ihanet-i vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükm-ü gıyabi verilmesini, bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yad edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim”151. Meclis’te yapılan oylama sonucunda sözü edilen kişiler vatan haini ilân edildi.
TBMM Hükûmeti önceden olduğu gibi, antlaşma onaylandıktan sonra da antlaşma hakkında halkı aydınlatmak ve kendi politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak amacıyla çeşitli faaliyetlere girişti. Hariciye Vekaleti Umur-ı Siyasiyye Müdürü Yusuf Hikmet (Bayur); “Türk Muahede-i Sulhiyyesi ve Mahiyet-i Hakikiyesi, “Bir Millet Nasıl Esarete Alınır” adlı bir risale kaleme alarak, barış antlaşmasının değerlendirdi. Bunun kabulünün olanaklı olmadığını açıkladı: “Bir millet istiklal-i haysiyet ile yaşayabilir; hür ve müstakil olan bir millet devlet teşkil eder. İstiklal insanların evsaf-ı esasiyesindendir. Ona malik olmayan bir kavim ne hayatını ne namusunu muhafaza edebilir.Ve nihayet mahv ve munkariz olur. Öteden beri alem-ı İslâmı ve Türkiye’yi mahva kastetmiş olan Avrupa bu muahede ile maksadına erişmiştir. Hayf sadhezar hayf ki Osmanlı Devleti’ne mensubiyet iddia eden hilafet ve saltanat hizmet ettiğini ilân eden Ferit Paşa Hükûmeti kendi eliyle hilâfet ve saltanatın esaret ve inkırazını ve koca bir milletin izmihlâlini imzalamıştır”152.
F-Sevr Barış Antlaşması’nın Uygulanması Yönünde Atılan Bazı Adımlar
İstanbul hükûmeti ve bu hükûmete destek veren çevreler, Sevr Barışı’nı bir tutsaklık belgesi olmasına ve halkın gerçek temsilcisi TBMM tarafından reddedilmesine rağmen uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Bunlardan biri olan Ali Kemal, antlaşmanın İstanbul’la ilgili hükmüne atıfta bulunarak, bu metnin imzalanmasının yeterli olmadığını, “Anadolu bagîlerini tav’an ve kerhen yola” getirmenin zorunlu olduğunu açıkladı. İzlenecek politika hakkında da şu açıklamada bulundu: “Bizce bu devlet ve millet için bu elim dakikalarda en doğru siyaset İtilaf Devletleri’yle münasebet-i hüsnîyeyi cidden iâde edebilmek, daimî bir hüsn-i muaşeret te’sisine muvaffak olmakdır. ... Kendi kendimizi aldatmağa hacet var mı? Biz mütarekeden beri asla böyle yapmadık.Ve hatta yapmağa bile çalışmadık”153.
İstanbul hükûmeti, saltanat şûrâsından dört gün sonra, “şerâit-i sulhiyyenin her daire-i devlete taalluk eden ahkâmının tetkik ve tefrikiyle heyet-i umûmiyesinin suret-i tatbikiyesine mutedâir muamelatı” gerçekleştirmek üzere sadaret müsteşarının başkanlığında, nezaretlerden gönderilecek birer memurun katılımıyla bir komisyon oluşturdu154. Komisyon155 ilk toplantısını Sadaret Müsteşarı Cemal Beyin başkanlığında 28 Temmuz 1920’de gerçekleştirdi. Aynı gün Sadrazam Damat Ferit Paşa da üst düzey askerî bürokratlarla bir araya gelerek, antlaşmanın uygulanması konusunda ortak bir görüş saptamaya çalıştı156.
Bu çalışma sürecinde en dikkati çeken nokta; komisyonun, antlaşma hükümlerini tek tek incelemesi ve her nezâreti ilgilendiren kısımları belirlemesidir. Buna bağlı olarak Sadaret de 19 Ağustos 1920’de tüm nezaretlere bir aaakire göndererek hükümlerin uygulanması sırasında karışıklık çıkmaması için, her nezaretin müsteşarı başkanlığında bir başka komisyonun kurulmasına ve bu komisyonların konuyla ilgili incelemelerini ve değerlendirmelerini Sadarete göndermelerini istemesidir157. Ancak Hariciye Nazırı Safa Beyin 18 Kasım 1920’de Sadaret’e yazdığı yazıdan, komisyon veya komisyonların işlevlerini yitirdiği, geçen süre içinde yeterli çalışma yapılmadığı ve sonuçların değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Safa Bey, Sadarete olası olumsuzlukların önüne geçilmesi için, Hariciye Nezareti bünyesinde çeşitli devlet kurumlarından temsilcilerinin yer alacakları yeni bir komisyonun kurulmasını önerdi158. Aynı tarihlerde antlaşma hükümlerinin uygulanmasını organize edecek yeni bir komisyonun kurulmasını önerenler arasında Harbiye Nazırı da vardı. Harbiye Nazırı Ziya Paşa, 27 Kasım 1920’de Sadarete gönderdiği bir yazıda, antlaşma koşullarının yerine getirilmesinde yaşanılan süreci ve kurulan komisyonların niteliğini özetleyerek, nezaret olarak kendilerini ilgilendiren maddeleri gözden geçirdiklerini bildirdi. Ancak, diğer nezaretlerle ortaklaşa yapılacak çalışmaların aksadığını açıkladı. Bu sorunu çözmek ve devlet kurumları arasında uyumu sağlamak üzere “muhtelif devair-i devletten me’mur edilecek mütehassıs zevattan mürekkep bir komisyonun” kurulmasının kaçınılmazlığını ifade etti. Harbiye Nazırının en dikkati çeken yaklaşımı ise, “ Tatbikat-ı Sulhiye Komisyonu” adını verdiği bu komisyonun görevlerini içeren bir talimatnâme hazırlamasıdır159.
Meclis-i Vükela, 28 Kasım 1920 tarihli toplantısında önerileri değerlendirdi ve böyle bir komisyonun oluşturulmasına ihtiyaç olduğunu kararlaştırdı. Sadaret bu kararı 1 Aralık 1920’de tüm nezaretlere ve Hazine-i Hassa Müdüriyet-i Umumiyesine bir genelge göndererek tebliğ etti160. Ancak Harbiye Nazırı Ziya Paşa, aradan yaklaşık bir ay geçmesine rağmen komisyonun hâlâ kurulmaması üzerine 20 Aralık 1920’de Sadrazam Tevfik Paşa’ya gönderdiği başka bir yazıda taleplerini yineledi. Sadaret, Harbiye Nazırının bu ısrarlı tutumu karşısında 29 Aralık 1920’de tüm nezaretlere ve Hazine-i Hassa Müdüriyet-i Umumiyesine yeni bir genelge daha göndererek, Hariciye Nezareti’nde komisyonun kurulmasını istedi. Gelişmeler bu girişimin de sonuçsuz kaldığını göstermektedir.
Sonuç
İslâm-Türk Devlet geleneğinde hükümdarlar ülkenin sorunlarına çözüm bulmak ve daha iyi yönetilmesini sağlamak için devlet ileri gelenlerinin katıldığı şûrâ, kurultay adı verilen meclisler topladılar. Osmanlı Padişahları da bu yöntemi benimsediler. Özellikle Divan-ı Hümayun örgütünün işlevini yitirmesinden sonra zaman zaman bu mekanizmaya başvurdular. III. Selim ve II. Mahmut, modernleşme hareketine ivme kazandırmak için bu yönetim geleneğinden sıklıkla yararlandılar. Daha sonraki dönemlerde de yöneticiler, krizlere çözüm bulmak ve sorumluluğu geniş bir tabana yaymak amacıyla bu mekanizmayı işlettiler.
Mondros Mütarekesi’nden sonra ülkenin işgallere uğraması ve devletin siyasî ve hukukî olarak sona erme tehlikesiyle yüz yüze gelmesi sonucunda, Meşrutiyet ve halkın yönetime katılması deneyimine karşın, şûrâ tekrar gündeme getirildi. Siyasî iktidar, İzmir’in işgali ve Sevr Barış Antlaşması gibi halkın ulusal duygularını harekete geçiren olaylar karşısında tavır belirlemek için iki saltanat şûrâsı topladı. Bu girişimler, İstanbul hükûmeti’nin yetmezliğini ve teslimiyetçiliğini somut bir şekilde ortaya çıkardı. İstanbul bürokrasisinin halktan kopuk ve köhnemiş yapısı bir süre daha devam etti. Ancak Mütareke döneminde mevcut olan ikili iktidar zamanla Ankara lehine bozuldu ve TBMM gücünü pekiştirdi.
Damat Ferit ve Tevfik Paşa hükûmetlerinin tüm çabalarına karşın Anadolu’da Türklerin sonu anlamına gelen Sevr Antlaşması’nın uygulanması konusunda somut bir adım atılamadı. Gücünü ve iktidarını kaybeden hükümetler, Anadolu direnişi karşısında bürokrasiyi de yönlendiremediler ve antlaşmayı yürürlüğe koyamadılar. Esasında ölü doğan ve tüm maddeleri cezalandırıcı bir ruh haliyle kaleme alınan antlaşma, ulusal direnişin başarıya ulaşmasıyla ortadan kalktı. Lozan’da yeni Türkiye Devleti’nin varlığı uluslararası toplum tarafından tanındı.
EK
TATBİKAT-I SULHİYE KOMİSYONU’NUN VEZÂİFİNE DAİR TA’LÎMÂT
1- Doğrudan doğruya makam-ı sadarete merbut olmak üzere (Tatbikat-ı Sulhiye Komisyonu) namıyla bir komisyon teşkil edilecektir. Bu komisyonun vezâifi ber-vech-i âtidir:
a- Muahede-i sulhiye şeraitini tedkik ve tetebbu’ etmek
b- Nezaretlerin şimdiye kadar yapmış oldukları istihzârât-ı sulhiyeyi takib ve istihârâtı bir merkezde cem’ ve tevhid eylemek
c- Esna-yı tedkikde yeniden göze çarpan mesâili nezâret-i müteallikalarının pesîn-ül nuzzârına arz eylemek
d- Şerâit-i sulhiyeden şimdiden tatbiki memleket için mûcib-i muhassenât olan mevadın mevki-i icraya vaz’ için nezârete iâdesine serd-i teklifat etmek
2- Komisyon, dahiliye, hariciye, adliye, maliye, maarif, ticaret ve ziraat, nafia, bahriye nezâret-i celilerine mensup birer aza ile erkân ve ümera-yı askeriyeden dört azadan mürekkeb olur. Komisyon azası evvelce muahede-i sulhiye istihzârâtıyla iştigal eden ihâta-yı nazar ashabından ve lisana aşina zevattan intihâb olunur.
3- Nezaretlerde şimdiye kadar yapılmış olan istihzârât hakkında malumat cem’ ve nezaretlerde hazırlanmış dosyaların mütâlaası için azalar doğrudan doğruya mensub bulundukları nezaretlerle muhâbere edebilecekleri gibi nuzzâr-ı kirâmın re’y ve tensiblerinin istihsalini icâb ettirmeyen mevâd için tesrian-ül musâhîe doğrudan doğruya müdüriyet-i umûmiye ve müdüriyetlerle şifâhî ve tahrîri irtibat ve muhaberede bulunurlar. Komisyona izahat vermek fikr ve mütâlaaları alınmak üzere nezaretlerden lazım gelen mütehassısları davet ederler.
4- Komisyon esâsat hakkındaki nukat-ı nazarî daima ba-mazbata makam-ı celil-i sadarete arz eder. Ve vazifelerinin müsâraaten neticelendirilmesi hususunda i’tina eder.
Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 61, Cilt: XXI, Mart 2005
Kategori: (Inkilap Tarihi) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı