ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK EĞİTİM TARİHİ

21/3/2009

I. ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK EĞİTİMİNE GENEL BİR BAKIŞ
Atatürk dönemi Türk Eğitim tarihi TBMM’nin kuruluşundan Atatürk’ün ölümüne kadar, yani 1920-1938 yılları arasını kapsamaktadır. Bu dönemi de eğitim oluşumları, hareketleri ve inkılapları olarak ele almak zorundayız.
Bu dönemi incelemeye geçmeden önce sarih bir süreç içinde oluşur felsefesinden yola çıkarak, bu dönemi hazırlayan etmenleri incelemeliyiz.
Gerek Osmanlıların istemeleri gerek Batı ülkelerinin zorlamaları ve gerekse Avrupa’daki çalkantılardan dolayı, Osmanlı Devletine sığınan Batılı subayların çalışmalarıyla Osmanlılar önce askeri alandan başlayarak geleneksel doğu sistemini terk etmeye başladılar. (Ergün, 1997)
Bu çalışmalar sonucunda Osmanlı Devletinde Tanzimat, I. Ve II. Meşrutiyet hareketleri meydana geldi. Bu aşamalardan sonra “Cumhuriyet” yönetim biçimine karar verilerek eğitim sistemi de ona göre şekillendi.
Daha sonra 1924’de çözümlenecek tartışmalar neticesinde Hamdullah Suphi Bey’in başkanlığında, içlerinde Necati Bey’in bulunduğu 12 kişilik “Maarif Encümeni” kuruluyor. 1920 yılında TBMM’nin ilk Maarif Vekilliğine Rıza Nur Bey, Meclisçe seçiliyor. İstanbul da “Maarif Umumiye Nezareti” Ankara’da öğretmenleri kendi yanına çekmek isteyen “Maari Vekaleti” kuruluyor.
Kurtuluş Savaşı döneminin en önemli sorunlarından biri de ilköğretim ve özel idarelerden maaş alan öğretmenlerin maaşı sorunuydu. Öğretmenlerin maaşı her vilayetin “Muhasebe-i Hususiye” adlı özel bütçesinden verilirdi. İdare-i Hususiye-i Vilayet Kanunu’na göre her vilayetin tahsildarları halktan vergi toplarlar ve kendi sınırları içinde çalışan memurlara maaş verirlerdi. (Ergün, 1997) Bunun dışında “Hisse-i Maarif” denilen ilkokul, öğretmen okulu ve idadi öğretmenlerinin maaşları verilirdi.
Savaş dönemi maaşını alamayan öğretmenler türlü fedakarlıklar yapması da bir sonuç vermeyince, Mecliste bir açıklama yapan Rıza Nur Bey, bu sorunun bütçe yetersizliği ve özel idare memurlarının kastinden olduğunu ve bu maaşları vermeyen memurların belirlenip Bakanlığa bildirilmesini istemiş ve sekiz maddelik yasa tasarısı hazırlamıştır. Bu dönemdeki bir diğer önemli sorun ise 1920 Aralık’ında, sultanilerin lağvedilip yerine idadilerin kurulmasıdır. Bu da orta öğretim sürecinin iki yıl kısaltılıp kısaltılmaması sorunudur.
Hamdullah Suphi Bey eğitim politikasında bazı değişiklikler yaparak bazı yüksek okulların ve sultanilerin dışından bütün ilk ve orta öğretimin amacının “işçi” yetiştirmek olduğunu belirtiyordu. Ve bu dönemdeki en önemli etkinlik 1921 Maarif Kongresi olmuştur.
A. 1921 MAARİF KONGRESİ VE ÖNEMİ NEDİR?
14 temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi yurdun her tarafından gelen 250’den fazla erkek ve kadın öğretmeni bir araya getirmiştir. Kongreyi Mustafa Kemal cepheden gelerek açmış ve çok önemli bir açış konuşması yapmıştır. Ayrıca öğretmenlerin teker teker elini sıkmıştır. (Akyüz, 1997)
Mustafa Kemal’in kongreye açtığı ünlü açış konuşmasından bazı önemli bölümleri şunlardır: Mustafa Kemal Kongreden “Türkiye’nin milli maarifini kurmasını” ister ve “milli maarifi” açıklar: “şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en önemli bir etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin batıl inançlarından ve doğuştan sahip olduğumuz özelliklere hiç ilgisi olmayan yabancı fikirlerden Doğudan ve Batıdan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak, milli ve tarihi özelliğimize uyumlu bir kültür anlıyorum” demiştir. Bu konuşmasıyla öğretmenlerin gelecekteki kurtuluşlarımız olduğu vurgulanırken, ele alınan başlıca konular ise ilkokul ve orta öğretim programları ve köy öğretmeni yetiştirilmesidir. Köy öğretmeni yetiştirilmesi problemini derinlemesine incelemeye çalıştığımızda;
Köye göre öğretmen yetiştirmenin köy eğitiminin gelişimi ve buna paralel olarak ülkenin sosyal ve ekonomik kalkınması bakımından önemli, Cumhuriyetin ilanından sonra da sık sık ele alınmıştır. Nitekim İkdam gazetesi başyazarı Ahmed Cevdet 1924’te, bu noktaya temas ederek, köy öğretmeni yetiştirme meselesinin acilen ciddi bir şekilde ele alınmasını isteyecekti. (Ahmed Cevdet “Köy Mektepleri Muallimliği” İkdam, 14 Ağustos 1924) buna istinaden Ali Haydar (Taner) köy öğretmen okulları kurulmasını teklif etmiştir. 1925 yılında Türkiye’ye gelen Almanya Ticaret ve Sanayi Bakanlığı müşaviri Dr. Alfred Künhe ise; MaarifVekaletine sunduğu raporda ayrı köy öğretmen okulları kurulmasına gerek görmeyerek mevcut ilk öğretmen okullarında Ziraat eğitim ve öğretimine daha fazla önem verilmesini yeterli görüyordu. (Öztürk, 1996) 1926 yılından itibaren Mustafa Necati Bey’in önderliğinde çalışmalar başlatılsa da onun ölümüyle son bulmuştur.
Kurtuluş Savaşı döneminde azınlık ve yabancı okulların durumuna baktığımızda ise, yalnızca Aydın ve Bursa illerinde 652 Rum okulu ve 91568 öğrenci bulunduğunu iddia etmekle beraber, Yunanlılar o yıllarda Anadolu’daki tüm okulların sayısının 2228, öğrenci sayısını 187577, öğretmen sayısını da 4930 olarak gösterirler.
Bu verilerden de çıkarabileceğimiz sonuç; Rum ve Yunanlıların Türklerin kendilerine tanıdığı eğitim ve öğretim hakkını, Türkiye’ye karşı propaganda amacıyla kullanmıştır. Rakamlar abartılı olmasına rağmen o yıllarda Anadolu’da çok sayıda Rum okulu ve öğretmeni bulunuyordu. Bu dönemdeki en önemli unsur, Kurtuluş Savaşının kazanılması için halkın eğitilmesi gerekiyordu. TBMM hükümeti, öğretmenlere, aydınlara, bazı isyan bölgelerinde, isyancıları doğru yola getirmek için kurulan nasihat heyetlerinde ve daha genel olarak, halkı Milli Mücadelenin amaçları hakkında aydınlatmaları amacıyla görevler verilmiştir. Halkı eğitmenin ana amacı halkı milli dava yolunda bilgilendirmek, birleştirmektir.
Bu dönemin ilk ve orta öğretiminin düzenlenmesi için 1921 yılı ortalarında vekalet, bir yasa tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarıya göre:
o İlkokullar altı yıldan dört yıla indirilip, bu dört yıl sonunda bir yıl da isteğe bağlı öğretim yapılacaktı.
o Köy bünyeli işçi mektepler kurulacaktı.
o Orta öğretimde ilköğretim gibi dört yıl olacaktı.
Anadolu’da yüksek öğrenimin, üniversitenin temeli Maarif Vekaleti, 3 Aralık 1921’de başlanılmasını planladığı “Ali Dersler” programının Bakanlık Özel Kalemine yaptırılmasıyla başlanmıştır.
Bu dönemlerde eğitim alanında bir çok değişiklik olmasına rağmen Bakanlığın merkez örgütü, 1923 yılında, İ. Safa Bey’in başkanlığı sırasında yeniden kurulmuştur.
B. BİRİNCİ HEYET-İ İLMİYE
Bakanlığın Maarif Heyet-i İlmiyesi’nin 15 Temmuz 1923’te başlayan toplantısı, hazırlık dönemi Cumhuriyet eğitiminin en olumlu çalışması, Maarif Şuralarının bir çeşit başlangıcıdır. Artık cephe savaşı kazanılmış, eğitim savaşına başlanacaktır. Burada Türkiye’nin bütün eğitim sorunları inceden inceye konuşulmuştur.
Birinci Heyet-i İlmiye toplantısı sonucu kurumları temsil etmek amacıyla üyeler seçilmiş ve birçok alanda incelemelerde bulunmuştur.
15 Temmuz 1923’te başlayan heyetin ilk toplantısında Safa Bey yaptığı konuşmada ”son düşman askerinin denize dökülmesinden itibaren bütün güçlerin eğitime çevrildiğini ve ülkenin “hakiki kurtuluş”unun eğitimden beklendiğini vurgulamıştır. (Heyet-i İlmiyenin İlk İçtimaı”, Hakimiyet-i Milliye Gaz., 16.7.1923, Öymen, H.R. “Cumhuriyetin İlk Devrimci…”
birinci Heyet-i İlmiye, Tevhid-i Tedrisatın ilk basamağı olabilecek aldığı bazı karalar şehit çocuklarını himaye eden Darüleytamlar ve askeri okulları ancak bakanlık inçiyle açılabilecektir. İlköğretim sonrası tamamlama sınıfları ve mesleki idadiler Bakanlığa bağlanacaktı. Alınan karlar şunlardır:
• İlköğretim 6 yıldır.
• Maarif Vekaleti’nden başka bakanlıklar ilköğretim yaptıramaz. Yabancılar dahil bütün özel okullar Maarif Vekaleti’nin denetimi altındadır.
• Küçük köyler için seçilecek yerlerde “Leyli Köy Mektepleri” (Yatılı bölge okulları gibi) kurulup gezici öğretmenler tahsis edilecek.
Hazırlık ve kuruluş dönemindeki bunca çalışmalardan sonra belirli bir eğitim zihniyeti oluşmaya başlamıştır. Türk eğitiminin günümüzde dahi devam eden o zamanki sorunlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Öğretmen, para, genel eğitim yasası, eğitim örgütü, belirli bir eğitim politikası ve prensiplerin ve hatta sistemlerin bulunmayışı şeklinde sıralayabiliriz.
Genel itibariyle cumhuriyet dönemi eğitiminin temel özellikleri şunlardır:
• Dönemin siyasal, ekonomik, hukuki, kültürel değişmeleri gerçekleştirildiğinde toplumun yüzde onu bile okur-yazar olmadığı için bunların kitlelere benimsetilmesi ve kökleşmelerinde eğitiminin bulunabileceği rol her zamankinden fazla anlaşılmış ve eğitime bu nedenle önem verilmiştir. (Akyüz, 2001)
• Atatürk “Başöğretmen” ünvanıyla ders verip sayısal bakımdan önemli gelişmeler sağlamıştır.
• 1924’te çıkartılan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim birliği) kanunu ile tüm okulların Maarifvekaletine bağlanmasıyla medreseler kapatılmış, böylelikle eğitimin laikleştirilmesi ve demokratikleştirilmesi sağlanmıştır.
• Tarih ve dil konularında milli bir amaca yönelmeye başlanmakla beraber bu hedef doğrultusunda 1 Kasım 1928’de Latin harfleri kabul edilmiştir.
• İlkokul öğretmenlerin maaşları 1948’den itibaren devlet bütçesinden ödenmeye başlanarak köy için eğitim ve öğretmen konusunda önemle durulmuştur.
• Halk eğitimine, eğitim bilimlerine, eğitim sorunlarına ve milli eğitim politikası gibi pek çok konuda kararlar alınmıştır.

C. EĞİTİM BAKANLIĞI ÖRGÜTÜ
1923 yılından itibaren Türk eğitim örgütünde tartışılan Maarif Mıntıkaları 1924 yasa tasarısıyla da yer almış ve 1926 yasasıyla uygulamaya geçen örgütün şeması şu şekildedir.







Bu dönemdeki en önemli aşama Tevhid-i Tedrisat’dır.
D. TEVHİD-İ TEDRİSAT NEDİR?
Osmanlı Devleti 1776’dan itibaren Batı örneğine göre askeri okullar ve tazminat yıllarından itibaren de Rüşdiye, idadi, sultani gibi ortaöğretim iptidai gibi ilköğretim kurumları açılmış ve Darulfünün’unda kurulmasıyla Maarif Nezaretine bağlı bu mekteplerin yanında Meşriyati , Şeriye ve Evkaf Nezaretine bağlı medreseler ile Sıbyan Mektepleri etkilerini sürdürmüşlerdir.
Bunların haricinde azınlık ve yabancı okullarda ülke içinde açılmayan başlayıp faaliyetlerini sürdürmüşler bir çok karışıklıktan biran önce kurtulmak için 3 Mart 1924’te 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öğrenimlerin birleştirilmesi anlamına gelen bu kanunla getirilen düzenlemeler şunlardır:
Madde1: Ülkedeki tüm bilim ve öğretim kurumları Maarif Vekaletine bağlanmıştır.
Madde 2: Şeriye ve Evkaf Vekaleti ya da özel vakıflarınca idare edilen tüm medrese ve mektepler Maarif Vekaletine bağlanmıştır.
Madde 3: Şeriye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekteplere ve medreselere ayrılan para Maarif bütçelerine geçirilecektir.
Madde 4: Maarif Vekaleti yüksek din uzmanları yetiştirmek için Darulfünun’da bir ilahiyat fakültesi imam ve hatip yetiştirmek için de ayrı mektepler açacaktır.
Bu maddelerden de anlaşılacağı gibi Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ya da onun sonuçları olarak eğitimimize aşağıdaki yenilikler ve değişiklikler getirilmiş olmaktadır: (Akyüz, 2001)
1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Uygulanması
• Tüm eğitim ve öğretim kurumları eğitim bakanlığına bağlanıp işlerin tekrardan yönetilmesi sağlanmıştır (Askeri okulların yönetimi milli savunma bakanlığına bağlanmıştır).
• Medreselerin kapatılması Eğitim Bakanı Vasif Çınar’ın 11 Mart 1924 tarihli bir genelgeyle gerçekleşip 16.000 kadar medrese öğrencisi ilk, ortaokul, lise ve öğretmen okullarına aktarılmıştır. İmam ve hatip mektepleri de 6 yıl sonra kapatılmasına “laiklik” doğrultusunda önemli adımlar atılmıştır. Laiklik 1937’de anayasamıza girecektir.
• 3 Mart 1924 yılında sadece Tevhid-i Tedrisat Kanunu ilan edilmemiş 429 sayılı kanunla şeriye ve evkaf vekaleti kaldırılmış, 431 sayılı kanunla hilafet (halifelik) kaldırılarak Osmanlı hanedanı mensupları yurt dışına çıkarılmıştır.
30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı kanunla tekkeler, türbeler kapatılmış, tarikatlar kaldırılıp, 1933’de ilahiyat fakültesi kurulmuştur. Ayrıca ilk ve ortaöğretimde din derslerinin saatleri azaltılmış, bu dersler bir süre sonra tamamıyla kaldırılmıştır.
2. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Yabancı Okullara Yansıması
Öğretimin birleştirilmesiyle ülkedeki farklı isimler altında faaliyet gösteren bütün eğitim ve öğretim kurumlarının denetim altına alınmasıdır.
Bu kanun ile getirilen laiklik ve millilik prensibiyle yabancı okulların öğretim faaliyetleri arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırabilmek için getirilen kurallar şunlardır:
• Yabancı okullarda mabetler dışında dersane ve salonlarda bulunan dini semboller salip, heykel, dini tasvirler vb. kaldırılacaktır.
• Müslümanların ve başka mezhepten öğrencilerin okullardaki dini ayinlere katılmaları yasaktır. Bunun için sık sık denetlemeler yapılarak suçlular cezalandırılacaktır. (Sezer, 1999)
Başlangıçta pek çok okul riayet etmek istemese de İstanbul’daki bazı Fransız ve İtalyan okulları dini sembolleri kaldırmadıklarından dolayı kapatılmışlardır. Buna rağmen Fransız ve İtalya gibi ülkeler okullarının yeniden açılmalarını istemeleri üzerine Türkiye Cumhuriyeti yabancı okullar siyasetini şöyle belirtmiştir.
• Okullar mezhep yönünden tarafsız olarak ve derslerde milli hislere yer verilecektir.
• Türkiye’de medreselerin kaldırılması üzerine Türk okullarına uygulanan bu durumdan Hıristiyan okulları istisna edilemeyecek.
• Konu bir iç mesele olduğundan yabancı hükümetlerin protestoları dikkate alınmayacaktır. (Sezer, 1999)
Bu kanunla yabancı okullar sıkı denetim altına alınmış ve cumhuriyetin yabancı okullar politikası bundan sonra yayınlanan bazı kanun ve kararlarda açıkça ortaya konulmuştur.

E. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİMİN RESMİ TEMEL AMAÇ VE İLKELERİ
Bu dönemdeki eğitimin başlıca amacı; her düzeydeki okullarda cumhuriyet rejiminin gerektirdiği ve yeni Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu nesiller yetiştirmek olmuştur. Eğitim Bakanı İsmail Safa Özler’in 8 Mart 1923 tarihli bir genelgesinde “Eğitimin amaçları” şöyle gösterilir:
Nesillerin milli varlıkları ile çatışmaya her fikre saygılı olması, okulların ülkeyi iktisadi esaret altında bırakmayacak, kafalar yetiştirmesi her şeyden önce güçlü ve azimli nesiller yetiştirmek gibi ilkeler olan genelgede “Öğretimin temel amacı” olarak da Atatürk’ün şu sözleri gösterilmiştir: “Bilgiyi insan için bir süs baskı aracı veya medeni bir zevkten ziyade maddi hayatta başarı sağlayan uygulamalı ve hesaplanabilir bir hale getirmek.” (Akyüz, 2001)
O dönemin Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar’ın 8 Eylül 1924 tarihli genelgesinde eğitim ve öğretimin temel amaçları şöyle özetlenmiştir:
• Eğitimin milli esasları ve batı medeniyetinin yöntemlerine dayanması
• Çocukları kalplerinde ve ruhlarında cumhuriyet için fedakar olmaları ülküsünü taşımaları.
• Okulların insan ilişkileri toplumsal yaşama kuralları, vicdan ve fikir hürriyeti ve bilinçli sorumluluk sahibi olması.
• Okulların ilim ve okuma zevkini vermeyi halka sağlığın değerini ve sağlıklı olmanın yollarını öğrenmesi ve beden ve fikrin dengeli gelişmesi ve çocuklarda hür ve makul bir disiplin oluşturması gibi amaçları vardır.

F. ATATÜRK’ÜN TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ
Atatürk’ün eğitimimizin durumuna ilişkin başlıca gözlem ve teşhislerini maddelersek:
• Toplumumuzda yaygın bir bilgisizlik vardır.
• Eğitim-öğretim yöntemlerimiz uygun değildir.
• Çocuklarımızın üzerinde ailenin baskısı vardır.
• Bir milletin yükselmesi de alçalması da eğitimin milli olup olmasıyla ilgilidir. Bizim eğitimimiz ise milli değildir. Atatürk’e göre; milli olmayan eğitimimizin yüzyıllardır süren felaketlerimizin temel sebeplerindendir.
• İstikrarlı eğitim politikamız yoktur.
• Eğitimimizin amacı kendini, hayatı bilmeyen , her konuda yüzeysel bilgi sahibi tüketici insan yetiştirmek olmuştur.

G. ATATÜRK’ÜN EĞİTİMİMİZ İÇİN ÖNERİLERİ, İSTEKLERİ, TALİMATLARI
Onun yaptığı inceleme , gözlem ve teşhislerinden öneri ve isteklerini neler olduğu belli olsa da belli başlıklar altında incelememiz gerekmektedir:
• Gelecek nesiller Türkiye’nin bağımsızlığını koruyacak, cumhuriyeti koruyup yükseltecek biçimde yetiştirilmelidir.
• Eğitim milli , bilime dayalı ve laik olmalıdır.
• Eğitim işe yarar, üretici ve hayatta başarılı olacak insanlar yetiştirmelidir.
İşte Atatürk gerilememizin önemli nedenlerinden biri olan memur olmaya aşırı düşkünlüğü ortadan kaldırmaya çalışmış yeni ve aktif bir insan tipi yetiştirmeyi hedef göstermiştir. Ona göre bilgi, bir süs, zevk ya da baskı aracı değil hayatta başarıyı sağlayan kullanılabilir bir araç olmalı, her öğretim düzeyinde iktisadi hayatta etkili olacak uygulamalı bilgiler kazandırmalıdır. (Akyüz , 2001)
• Eğitim çocuğa hürriyet vererek, yeni nesillere de fazilet,fedakarlık, düzen, disiplin, kendine ve milletimizin geleceğine güven duygularını geliştirmelidir.
• Eğitim toplumu cehaletten kurtarmalı , onun bilgi ve ahlak düzeyini yükseltmeli, kabiliyetlerini ortaya çıkarıp geliştirmelidir.
Atatürk toplumumuzun bilgisizliğini, felaketimizin en önemli nedenleri arasında görüldüğünden bilgisizliğin süratle ortadan kaldırılması gerektiğini her zaman ifade etmiştir.

H. HEYET-İ İLMİY E TOPLANTILARI
1. İkinci Heyet-i İlmiye Toplantısı :
Bu toplantının amacı Türk eğitim sistemini yeni devlet düzenine uydurmak eğitim binasını yeniden kurup laik bir eğitim zihniyeti yerleştirme çalışmalarıdır. Bu heyetin toplanma amacını Maarifvekili şöyle açıklıyordu:
Cumhuriyetin hakiki mihrap ve gaye halinde müebbet yaşaması bizim için en esaslı hedeftir. Yeni nesilleri kuvvetli bir iman, hakiki bir seçme ile yetiştirmek için terbiye ve Maarifsistemlerimizde değişiklik yapmak lazımdı. Bunun esaslarını belirlemek için mustedir ve mütehassıs birçok kişileri Ankara da topladık
İkinci heyet-i ilmiyenin aldığı kararlar şöyledir:
• Mecburi öğretim bir yıl kısaltılıp beş yıl olmalıdır.
• Lise öğretimi de altı yıl olup ilk üç sınıfına “kısm-i evvel” kalan üç sınıfa da “kısm-i sani “ denilip kız liselerimizin de öğretim süresi erkek liselerine eşit olması kabul edildi.
• Kız ve erkek lise programları aynı olup yalnız ilk kısımda kızlar bazı meslek dersleri göreceklerdir.
• Öğretmen okullarının öğretim süresi beş yıla çıkartılıp programa içtimaiyat dersi eklenecektir.
• İstanbul erkek muallim mektebinin yüksek kısmının Darülfünun’a bağlanıp “yüksek muallim mektebi” adını alması kabul edildi.
• Bakan vasıf Bey in eğitimin aşağı tabakalara inebilmesi için “idareyi hususiye” vergisinin kaldırılması kabul edilmiştir.
• Liselerin üst sınıfları için yarışma usulü kitap yazdırılmaması bu sınıfların ders kitaplarının uzmanlara yazdırılıp tercüme ettirilmesi kararlaştırılmıştır.
2. Üçüncü Heyet-İ İlmiye Toplantısı
26 Aralık 1925 – ocak 1926 tarihleri arasında Maarif Vekili Necati Bey başkanlığında, başkanlık ileri gelenlerinden önemli liselerin müdürlerinden ve müfettişlerden oluşan 19 kişilik bir heyet halinde toplanmıştır.
12 oturum olarak yapılıp şu kararlar alınmıştır:
• Devlet ve il bütçelerinden maarife ayrılan parayı en verimli bir şekilde kullanıp, okulları, okumak için başvuran bütün çocukları alabilecek şekilde genişleterek önlemleri almak.
• Liselerin azaltılıp, öğretmen okulları ve meslek okullarının belirli merkezlerde toplanması ve kuvvetlendirilmesi.
• Yatısız orta okullarda karma eğitimi yapılıp stajyer öğretmenlere meslek eğitiminin verilmesinin sağlanması.
• Öğretmenlerin terfileri için yasal temeller konulup, eğitim ve öğretim işleriyle meşgul olacak bir milli talim ve terbiye dairesi kurmak.

İ. KARMA EĞİTİM
Bu sorun ilk defa 1924 yılında, Tekirdağ da kız lisesi bulunmaması dolayısıyla kızların erkek liselerine kaydolmak istemeleri bu sorunu meydana getirmiştir. Birçok tartışmalardan sonra hükümet 1924 ağustosunda ilk okul eğitiminin karma olmasını, kızların erkek okullarına erkeklerin de kız okullarına kayıt olabilecekleri kararı alındı.
Cumhurbaşkanı “ Gazi Paşa “ da 28 Ağustos 1924 de öğretmenler kongresi dolayısıyla Maarifvekili Vasıf Bey in verdiği yemekte yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “ Reisi Cumhurum ve memleket irfanı “ erkek ve kız çocuklarımızın , aynı suretle, bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli olması mühimdir. Memleket evladı her tahsil derecesinde iktisadi hayatta müessir ve muvaffak olacak surette eğitilmelidir.” Demiştir.
1925 sonları ile 1926 yılları başlarında toplanan üçüncü heyet-i ilmiyede yatısız orta okullarda öğretimin karma olması, 1927-1928 öğretim yıllarından itibaren karma ortaokullar kurulması , liseler için de karma eğitime ancak 1934-1935 öğretim yılından itibaren geçilebilmiş tek lisesi olan yerlerde 19 lisede karma öğretime başlanılmıştır.

Türk Ve Kurt-2

5/6/2008
ERGENEKON DESTANI

Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı'nın bir parçasıdır. Kök-Türkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı'nın, Türk destanlarının içinde ayrı ve seçkin bir yeri olup, en büyük Türk destanlarından biridir. Ergenekon Destanı'nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu'nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir.

Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi'nin devamı, Ergenekon destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Göktürkler'in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler'in işlettikleri demir ocakları ve dökümhaneleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa, Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra, yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'a elçi olarak gönderilen Çin'deki Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu ''Meng-Ta Pei-lu'' adlı ünlü seyahatnamesinde, Moğollar'ın Cengiz Han'dan önce maden işlemeyi bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını, Moğollar'a demir silahların Uygur Türkleri'nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten Moğollar, demirciliği Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Aslında demircilik, o çağın Moğol düşüncesine göre büyücülere özgü ve korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köppektir.

Ergenekon Destanı'nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da dağların demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçenek açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuzve katları ile birlikte, Türkler'in mitolojik sayılarındandır. Moğollar'ın mitolojik sayıları ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer verilmesi, bu efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu, Türkler'e at olduğunu gösterir.

Mağaralar, Türk mitolojisinde ve Türk halk düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca Göktürk efsanelerinde, Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu'daki masallarda da böyledir. Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki motiflerin ufak değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de bulabiliriz.

Altay Türkleri'nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay efsanesinde, bir bahadır avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda bir Bakır-Dağ'ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış olan dağ birden açılır ve geyik açılan delikten içeri girer. Genç bahadır da geyiği izler. Az sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü canavarla, iyi yürekli yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay efsanesinde de aynı mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve bu Altay efsanesi, Muhammed Hanefi'nin efsanesine belirgin bir biçimde benzemektedir. Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha mitolojik biçimde olanları da vardır.
Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor. Tabgaçlar da kayaları mağara biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına kurban sunarlardı. Bu kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları dikilir, o bölgede kutsal bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca, Aybek üd-Devâdârî'nin anlattığı, Türkler'in kökenine ilişkin ''Ay Ata Efsanesi''nde de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de, Türkler'in ilk atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi'ndeki mağara, ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür.
Ergenekon Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir çizgisi, Türkler'in demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı'nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirmişlerdir.
Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin, ''Câmi üt-Tevârih'' adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı'nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel'in, Türk Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır).
Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın 17.yy.da yazmış bulunduğu ''Şecere-Türk'' (Türkler'in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki Anadolu'yu, Ergenekon'a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır.
Ergenekon Destanı'nda Bozkurt, öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez Türkler'e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır.
Bir rivayete göre Türkler, Ergenekon'dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramı) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon'dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır.


ERGENEKON

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: ''Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !''
Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, ''Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.
O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: ''Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.'' Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.
Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülaaae ''Ergenekon'' dediler.
Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ''Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtla varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.''
Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ''Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.
Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.
Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.


DEDE KORKUT KİTABI'NDA KURT

Oguz Türkleri'nin destani hikayeleri olan ve özgün adı ''KİTÂB-I DEDE KORKUT ALÂ LİSÂN-I TÂİFE-İ OĞUZAN'' olan Dede Korkut Kitabı'nda (Türkler'in hemen hemen tüm destanlarında olduğu gibi) kurt yer almaktadır. Dede Korkut Kİtabı'ndan kurt ile ilgili bölümlerin bazıları aşağıya alınmıştır:

KURT KÖKENİNDEN OLMA:

''... Azvay (azman ?) kurt enüği erkeğinden köküm var ! Ağca yünlü tümen (on bin) koyunun gezdürmeye !...''

BAYIRIN KURDUNA BENZEME:

''... Yengi (yeni) bayırın kurduna benzer idi yiğitlerim ! Yedi kişi ile kurulurdu, benim yayım !...''

ISSIZ YERİN KURDU GİBİ ULUMA:

''... Babası ile Yigenek, ... İki hasret birbirine buluştular ! Issız yerin kurdu gibi uluştular !...''

KURT YÜZÜNÜN MÜBAREK OLMASI:

''... Kazan ... Kurd yüzü mubarekdür ! Kurd ilen bir haberleşeyim dedi. Görelim Hânım, ne haberleşti:

Karangu (karanlık) akşam olanda, günü doğan !

Kar ile yağmur yağanda, er gibi duran !

Kara koç atlar görende, kişneşdüren !

Kızıl deve gördüğünde, bozlaşduran !

Ağca koyun gördüğünde, kuyruk çarpıp kamçılayan !

Arkasını vurup, berk ağılın kapısını söken !

Karma ögeç (2 yaşında koyun) semizin alıp tutan !

Kanlı kuyruk üzüp, çap çap yutan !

Avazı, kaba köpeklere kavga salan !

Çakmaklıca çobanları, dünle (gece) koyturan (yürüten) !

Ordumun haberin bilir misin, degil (de) manga (bana) !

Kara başım kurban olsun, kurdum sana !''


KURT İLE KOYUN :

''... Semiz koyun, aruk (zayıf) toklu bayırda kalsa, kurt gelip yemez idi ! Karaça Çoban'ın sapanının korkusundan !...''


OĞUZ KAĞAN'A YOL GÖSTEREN ''GÖK KURT''

ÖZGÜN UYGURCA METİN (sayfa: 15-19; satır: 133-168)

Kırk kündün song Muz Tag tegen tagnung adakıga keldi. Kurıkanın tüşkürdi. Şük bolup uyup turdı. Çang, irte boldukda, Oguz Kagan'nung kurıkanıga kün teg bir çaruk kirdi. Ol çarukdun kök tülüklüg, kök çallug bedik bir irkek böri çıkdı. Oşul böri, Oguz Kagan'ga söz birip turur irdi. Takı dedi kim: ''Ay ay Oguz ! Urum üstige sen, atlar bola sen. Ay ay Oguz ! Tapukunglarga men yürür bola men'' tep tedi. Kene andın song Oguz Kagan, kurıkannı türtürdi, kitdi. Kördi kim, çerigning tapuklarıda kök tülüklüg, kök çallug bedik bir irkek böri yürügüde turur. Ol börining artların kadaglap yürügüde turur irdiler irdi. Bir neçe künlerdin song, kök tülüklüg, kök çallug bu bedik irkek böri turup turdı. Oguz takı çerig birle turup turdı. Munda İtil Müren tegen bir talay bar irdi. İtil Müren'ning kudugıda bir kara tag tapıkıda uruşgu tutuldu...Oguz Kagan başadı, Urum Kagan kaçdı...

...Kırk günden sonra Buz Dağ denen dağın ayağına geldi. Çadırını kurdurdu. Sessiz olup uyudu. Tan, sabah oldukta, Oguz Kagan'ın çadırına gün gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Bu kurt, Oguz Kagan'a söz söyleyip durur idi. Dahi dedi ki: ''Ey ey Oguz ! Urum üstüne sen, atlar (yürür) oluyorsun. Ey ey Oguz ! Önlerde ben yürür olacağım'' diye dedi. Gene ondan sonra Oguz Kagan, çadırını dürdürdü, gitti. Gördü ki, çerinin (ordunun) önlerinde gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt yürüye durur. O kurdun artlarından yürüye durur idiler idi. Bir nice günlerden sonra, gök tüylü, gök yeleli bu büyük erkek kurt durdu. Oguz dahi çeri ile durdu. Bunda İtil Müren denen bir deniz var idi. İtil Müren'in kıyısında, bir kara dağ önünde vuruşma tutuldu...Oguz Kagan yendi, Urum Kagan kaçtı...

Destanda anlatıldığı üzre, ''gök tüylü, gök yeleli erkek kurt'', bir ışık içinde görünmektedir. Oguz Kagan'ın ilk karısı da bir ışık içinde yeryüzüne inmiştir. Bu kutsal ışık, Türk mitolojisinde yaygın olarak görülen bir motiftir. Fakat destandaki en önemli motif, kurdun konuşması ve Oguz Kagan'a yol göstermesidir. Bu motif, üç kıta üzerine yayılan Türkler arasında uzun yıllar unutulmamış, devam edegelmiştir. Hatta, Süryani tarihçilerin anlattıklarına göre. ''Anadolu'yu ele geçiren Türkler, köpeğe benzer bir hayvanın (yani Bozkurt'un) ardından gelmişler ve Bozkurt Anadolu'da kaybolunca, Türkler bu ülaaai yurt tutmuşlardır.''
Oguz Kagan Destanı, Oguz Kagan'ın Kıpçak Beg'e ad vermesinden sonra Gökkurt'un Oguz'un karşısına çıkmasını ve onunla konuşmasını şöyle anlatır:


ÖZGÜN UYGURCA METİN (sayfa: 24-25; satır: 215-225)

...Takı ilgerü kitdiler. Andın song Oguz Kagan kene kök tülüklüg, kök çallug irkek böri kördi. Uşbu Kök Böri, Oguz Kagan'ga aytdı kim: ''Amtı çerig birle mundun atlang Oguz. Atlap il künlerni, beglerni kiltürgil. Men senge başlap yolnı körgürür men'' tep tedi. Tan, irte boldukda Oguz Kagan kördi kim, irkek böri çerigning tapuklarıda yürüge turur. Sevindi, ilgerü kitdi...


...Dahi ileri gittiler. Ondan sonra Oguz Kagan gene gök tüylü, gök yeleli erkek kurt gördü. İşbu Gök Kurt, Oguz Kagana dedi ki: ''İmdi çeri ile buradan atlan Oguz. Atlanıp il gününü (halkını), beglerini götür. Ben sana başta yolu gösteririm'' diye dedi. Tan, sabah oldukta Oguz Kagan gördü ki, erkek kurt çerinin önlerinde yürüye durur. Sevindi ileri gitti...

Kesik kesik parçalar halinde aktardığımız Oguz Kagan Destanı'nın bu bölümünde artık kurdun bir ışık içinde görünmesinden söz edilmez. Çünkü destan, daha önce Bozkurt'un nasıl bir ışıkla göründüğünü, yürüdüğünü ve bu ışıkla birlikte nasıl kaybolduğunu anlatmıştır. Oguz Kagan, Çürçet ülkesi üzerine yürürken de Türk'e bozkurt yol göstermektedir. Destan, anlatır:

ÖZGÜN UYGURCA METİN (sayfa: 29-30; satır: 257-269)

...Kene bir kün kök tülüklüg, kök çallug irkek böri yürümeyin turdı. Oguz Kagan takı turdı. Kurıkan tüşküre turgan turdı. Tarlagusız bir yazı yir irdi. Munga, Çürçet tetürürler irdi...Uruş tokuş başladı...Oguz Kagan başadı. Çürçet Kagan'nı basdı, öltürdi, başın kesdi...


...Gene bir gün gök tüylü, gök yeleli erkek kurt yürümeyip durdu. Oguz Kagan dahi durdu. Çadır düşürüp kurdurdu. Tarlasız bir yazı yer idi. Buna, Çürçet dedirirler idi...Vuruş tokuş başladı...Oguz Kagan yendi. Çürçet Kağan'ı basdı, öldürdü, başını kesti...

Destanda, bütün seferlerinde olduğu gibi son seferlerinde de Oguz Kagan'a gök tüylü, gök yeleli Gök Börü (Boz Kurt) kılavuzluk etmektedir. Bakalım destan ne diyor:

ÖZGÜN UYGURCA METİN (sayfa: 32-33; satır: 288-294)

...Andın song kene bu kök tülüklüg, kök çallug irkek böri birle Sındu, takı Tanggud, takı Şagam yınggaklarıga atlap kitdi. Köp uruşgudın, köp tokuşgudun song anlarnı aldı. Öz yurtıga birledi,başadı, basdı...


...Ondan sonra gene bu gök tüylü, gök yeleli erkek kurt ile Hint, dahi Tangut, dahi Suriye yanlarına atlayıp gitti. Çok vuruşmadan, çok tokuşmadan sonra onları aldı. Öz yurduna birledi (kattı), yendi, bastı...

Oguz Kagan Destanı'nda Bozkurt'la ilgili iki bölüm daha vardır. Birincisinde Oguz Kagan'ın çocukluk dönemi anlatılırken beli, kurt beline benzetilir. Destan şöyle der:

ÖZGÜN UYGURCA METİN (sayfa: 2; satır: 11-14)

..Kırk kündin song bedükledi, yüridi,oynadı. Adakı ud adakı teg, billeri böri billeri teg, kögüzü adug kögüzü teg irdi...


...Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü, oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi, belleri kurt belleri gibi, göğüsü ayı göğüsü gibi idi...

Öteki bölümde ise Oguz Kagan, beğlere ve halka hitaben şöyle demektedir:

ÖZGÜN UYGURCA METİN (sayfa: 11; satır: 96-99)

Men sizlerge boldum kagan,
Alalıng ya takı kalkan;
Tamga bizge bolsun buyan,
Kök Böri bolsungıl uran.


Ben sizlere oldum kagan,
Alalım yay ve kalkan;
Damga bize olsun buyan,
Gök Börü olsun uran.


Yukarıdaki dörtlüklerde geçen buyan kelimesi uğur, uran kelimesi de savaş çığlığı anlamına gelir. Gök Börü'nün anlamının Boz Kurt olduğunu söylemeğe gerek yok sanırım.


GÖKLE İLGİLİ İNANÇLARDA KURT

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynar. Kurt'la ilgili Türk inançları gökcisimlerine de yansımıştır.
İşte örnekler:


AY'I YİYİP BİTİREN KURTLAR

Ay bazan dolunay olur, bazan küçülüp donuklaşır. Eski insanlar, bu konu üzerine düşünüp kafa yormuşlar ve kimi efsaneler ortaya çıkarmışlardır. Çeşitli kültürlerde, Ay'ın dolunay durumundan sonra küçülmesi, onu bir şeylerin yemesine bağlanmıştır. Türk kültüründe, Ay'ı yiyebilecek güçler, kurtlardan başka bir şey olamazdı. Eski bir Yakut masalı şöyle der:

...Ay, göklerde dolunlaşıp bir tepsi gibi olduğunda, kurtlar hemen koşarlar, ondan bir parça koparıp yerler, böylece ay'ı küçültürlermiş. Ay üzgün ve yaralı olarak kaybolurmuş. Sonradan yaralarını sarıp iyileşir, yeniden dolunlaşıp gökde görünürmüş. Kurtlar dolunayı görünce, birer parça kopararak ay'ı yeniden küçültürlermiş. Ay'ın küçülüp büyümesi, kaybolup yeniden görünmesi bundan ileri gelirmiş...

Ay'ın bu yolla küçülüp büyümesinin hikayesi birçok kültürde bulunur. Ama Ay'ın kurtlar tarafından yenmesi düşüncesi Türkler'e özgüdür. Çünkü Türk mitolojisinde önemli olan hayvan, Kurt'tur. Bundan ötürü, Yakut Türkleri yukarıdaki masalda Ay'ı kurtlara yedirmişlerdir.


BÜYÜK AYI BURCU İLE KÜÇÜK AYI BURCU

Bir Kırgız inanışında şöyle denir:

...Küçükayı burcunun arabası, öndeki iki yıldız yani ak ve kır atlar tarafından, Kutup yıldızının çevresinde çekilirler. Büyükayı burcu yani ''Yedi Kardeşler'', Küçükayı burcunun yedi bekçisidirler. Arkalarından gider, onları kollarlar. Gökteki kurtlar ise, atları yemek isterler. Atları yedikleri gün, kıyamet kopacaktır...

Başka bir Türk efsanesi ise şöyle der:

...Büyükayı burcu, Kutup yıldızına zincirlerle bağlı olan yedi kurttur. Küçükayı burcunun atlarını kovalarlar. Zincirlerin koptuğu gün, kıyamet de kopacaktır...

Bir başka efsane de ise ''Yedi kurt, bir kısrağı kovalamaktadır.''


GÖK KUŞAĞI

Kırgız Türkler'i, gökkuşağına Kök Cele yani Gök Yele derler. Gök Yele, aynı zamanda Gök Kurt, Gök Börü anlamındadır. Çünkü, Eski Türk düşüncesinde kurt, adı ile anılmazdı. Atların ve kurtların gök yeleleri atlı ve hayvancı Türkler'in düşüncelerinde çok önemli bir yer tutar.


KURT'LA İLGİLİ FOLKLORİK İNANÇLAR

* Albasmaması için, lohusaların yastığının altına bir parça kurt derisi konulur.

* Bir kişi kurdun böbreğini ve yüreğini yiyip de memesi şişmiş bir koyunun memesine dokunursa koyun hemen iyileşir.

* Çocuğu yaşamayan kadınlar, bir kurt derisini ortasından delip çocuğu oradan geçirirlerse çocuk yaşar ve uzun ömürlü olur.

* Çok uyuyanlar, ceplerinde bir kurt gözü bulundurdukları müddetçe az uyurlar.

* Kurdun aşığı delinir de küçük bir çocuğun beşiğine asılırsa o çocuğa nazar değmez.

* Bir kişi kurdun etini kebap edip yerse cesur olur.

* İnsan, kurdun herhangi bir işaretini üzerinde taşırsa heybetli görünür.


KURT'LARLA İLGİLİ ÖYKÜLER

Aşağıda yer alan ve kurtlarla ilgili olan yazı, Fransız şair Alfred de Vigny'nin ''Kurdun Ölümü'' adlı eserinden alınmıştır. Alfred de Vigny, Türk değildir. Ama, okuyunca da anlayacağınız gibi, ''Kurdun Ölümü'' adlı hikayemsi şiirinde şair, kurtların özgürlük ve aile yaşamı uğruna nasıl kendilerini feda ettiklerini dramatik bir biçimde dile getirmektedir. Bu dramatik dile getiriş de bizi, Türkler'in niçin Bozkurdu kendilerine simge olarak seçtiklerini açıklayan yanıtlara ulaştırmaktadır. Eğer ki düşünebilirsek...


KURDUN ÖLÜMÜ

Şair Vigny, dosları olan soylularla birlikte dağlarda kurt avına çıkar. Vakit gecedir. Issız bir Ay aydınlığı vardır. Alevlenmiş gibi yanan Ay'ın üzerinden bulutlar geçmektedir. Kara ormanlar ufuğa dek dayanmakta, avcılar tüfekleri ile birlikte art arda yürümektedirler. Bir ara, avcıların en deneyimlisi yerde taze pençe izleri görür. Bu izler, oradan az önce geçmiş olan iki kurt ile iki yavrusunun izleridir. Avcılar bıçaklarını hazırlarlar, tüfeklerinin parıltılarını saklarlar. O arada üç avcı durur. Karşılarında alev saçan gözleri ile bir kurt durmaktadır. Biraz ötede, kurdun yavruları sessiz sessiz oynamaktadırlar. Kurdun dişisi tehlike karşısında dimdik durmaktadır.
Erkek kurt, bütün kaçış yollarının kapalı olduğunu anlar. Ön pençelerini kumlu toprağa saplayarak çömelir ve avcıların köppeklerinin en iri ve saldırgan olanına saldırır. Köppeğin gırtlağına dişlerini geçirir ve bırakmaz. Avcılar üst üste ateş ederler, erkek kurdun gövdesini delik deşik ederler, bıçaklamadık yerini bırakmazlar; ama kurt, köppeğin gırtlağındaki dişlerini biraz olsun gevşetmez. Sonunda da köppeği gebertir.
Erkek kurt çömelmiş, gövdesine saplı bıçaklarla avcılara bakmaktadır. Avcılar ellerinde tüfeklerle çevresini sarmıştır. Kurt, ağzından akan kanları dili ile yalayarak avcılara son bir kez bakar. Sonunda gözlerini kapar ve ses çıkarmadan son soluğunu verir.
Dişi kurt ile yavrular ise kaçıp kurtulmuşlardır.
Bu öyküde erkek kurt, yavruları ve onların özgürlüğü için kendini feda etmiştir. Eğer iki yavru olmasa idi, dişi kurt da erkeği ile birlikte döğüşecekti. Ancak, onun bir görevi vardı: O iki yavruyu dağlara kaçırmak, onlara açlığa dayanmayı ve insanların yanında bir lokma ekmek ve yatacak yere karşılık özgürlüklerini feda eden köppekler gibi olmamayı öğretmek...
Erkek kurt ölmeden önceki son bakışlarında belli ki avcılara şunu demek istemiştir.
''İnlemek, ağlamak, yalvarmak; bunların hepsi onur kırıcıdır. Alın yazının seni sürüklediği yolda, uzun ve ağır görevini yerine getir. Sonra da benim gibi ses çıkarmaksızın acı çek ve öl. Ama başın dimdik, özgürce ve yiğitçe !''


CESETLERİMİZİN TÜRKLÜĞÜNÜN KANITI BOZKURT

1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nın yapılmasının en büyük nedeni, Rum militanların Türkler'e karşı yaptıkları mezalim ve katliamlardır.
Rumlar, savunmasız ve silahsız Kıbrıslı Türkler'e, kuduz itler gibi saldırıyorlardı. Gördükleri savunmasız Türkler'i (özellikle kadın ve çocukları) acımadan katlediyorlardı. Rumlar birçok Türk yerleşme merkezine baskın düzenlediler. Baskına uğrayan yerlerden Atlılar, Muratağa ve Sandallar köylerinde, bozkurdun Türk kültüründeki önemini gözler önüne seren bir olay cereyan etmiştir.
Adı geçen Atlılar, Muratağa ve Sandallar köylerindeki Türk cesetleri tanınmaz durumdaydı. Cesetlerin Türkler'e ait olup olmadığı belirlenemiyordu. Birleşmiş Milletler'in yetkilileri, cesetler kısmen çürümüş ve bozulmuş olduğu için, sünnetli olmalarını Türk olmalarının kanıtı olarak kabul etmedi. Ama çocuk cesetlerinin kemer tokalarında bozkurt tasviri vardı. İşte bu bozkurtlu kemer tokalarını gören Birleşmiş Milletler'in yetkilileri hemen cesetlerin Türk cesedi olduğu raporunu verdiler.


Dikkat edin ! Bizim kanımızdan, kültürümüzden olmayan kişiler bile Türklüğün en büyük kanıtı olarak Bozkurt'u görüyorlar. Sünnetli olmak bile Türklük için yeterli bir belirti sayılmazken Bozkurt, Türk olmanın birinci kanıtı derecesine yükseliyor.

ATATÜRK ve BOZKURT
ATATÜRK'E ARMAĞAN EDİLEN BOZKURT HEYKELİ


HEYKEL'İN ATATÜRK'E HEDİYE EDİLMESİ

2 Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin ''Bozkurt'' adlı yolcu gemisi, Fransız ''Lotus'' gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte ''Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü'', Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

HEYKEL GÖZDEN UZAKLAŞTIRILIYOR

Adı geçen Bozkurt heykeli 1968 yılına değin Anıtkabir'de sergilenmiş, 1968'de Samsun'da Gazi Müzesi'nin açılmasıyla Atatürk'ün birçok özel eşyası ile birlikte Samsun'a yollanmıştır. Bu Bozkurt heykeli 1978 yılına dek Samsun Müzesi'nde sergilenmiş, fakat CHP iktidarının baskıları sonucu (bu baskıda devrin imar ve iskan bakanı Ali Topuz hayli etkin olmuştur) müzenin deposuna atılmıştır. O günden sonra da heykeli bir daha gören olmamıştır.

VE HEYKEL YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

Konu hakkında araştırmalar yapan Türkiye Gazetesi muhabiri Kemal Çapraz, heykelin izini sürer ve Samsun'daki Gazi Müzesi'nde bulunduğunu öğrenir. Müze müdürü Mustafa Akkaya'dan bilgi almak ister. Müdür böyle bir heykelin bulunmadığını söyler. Kemal Çapraz, bozkurt heykelinin müzenin deposunda olduğunda ısrar eder ve nihayet heykel depoda bulunup gün ışığına çıkarılır. Fakat müdür bey, akmazsa damlar misali yine zorluk çıkarmak ister ve heykelin fotoğraflarının çekilmesine izin vermez. Lakin acar gazeteci Kemal Çapraz bakanlıktan aldığı yazılı izinle heykelin fotoğraflarını çeker.

HEYKELİN BOYUTLARI

Lahey Sürekli Adalet Divanı'nca Atatürk'e armağan edilen bozkurt heykeli kaidesiyle birlikte 29 sm yüksekliğinde, 34 sm uzunluğunda olup, kaidesi 30-12'dir.



ATATÜRK'ÜN ÇALIŞMA MASASINDAKİ BOZKURT

Atatürk'ün çalışma masasında çağırma zili olarak kullandığı küçük bir bozkurt heykeli daha vardır. Yine tuçtan olan bu heykel kaidesiyle birlikte 8 sm yüksekliğinde ve 9 sm uzunluğundadır.

Bu heykel de gazeteci Kemal Çapraz'ın girişimleriyle Samsun Gazi Müzesi'nde bulunmuştur.


ATATÜRK ZAMANI PARALARINDA BOZKURT

Atatürk döneminde 1927 yılında basılan kağıt 5 ve 10 liralarda Bozkurt resmi kullanılmıştır. Burada Bozkurt, ay-yıldızın içinde koşar durumda tasvir edilmiştir.



DEVLET ARMASI SEÇİLEN BOZKURT

1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti, Türkiye Cumhuriyeti devlet armasının yapılması için Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifleriyle bir yarışma açmıştır. Bu yarışmanın sonunda Namık İsmail'in bozkurtlu arması birinci seçilmiştir. Fakat yarışmaya katılan armalar yeterince görkemli olmadığından kullanılmamışlardır.



BOZKURTLU SİGARA

Atatürk döneminde, 1935 yılında piyasaya çıkarılan Bozkurt adlı sigaralar vardır. Bozkurt sigarasının üzerinde de bir bozkurt tasviri yer almaktadır.



PULLARDA DA BOZKURT VARDI

Atatürk'ün ölümünden sonra, 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bozkurda ilgi yeniden canlandı. İhtilalin birinci yıldönümünde bastırılan 40 kuruşluk posta pulunda, bozkurt figürlü Ergenekon'dan çıkış sahnesi yer almaktadır.





ATATÜRK'E SUNULAN BOZKURT MARŞI

1935 yılında, Abbas Hilmi Beğ tarafından bir ''BOZKURT MARŞI'' yazılıp Atatürk'e sunulmuştur. Bu marştan kısa bir bölüm:

Bozkurtlara örnektir, dernektir Gazimiz,
Karanlıktan kurtulduk, aydınlığa azimiz.

Türkler bugün cumhuriyet temelini kurdular
Bu temelin çamurunu kan ile yoğurdular.

Kutlu olsun ey millet, varlık bayramımız bugün
Tarihte yoktur böyle gün, en büyük bayram bugün.


...VE ÖTEKİLER

1924 yılında Edebiyat Fakültesi yapısında Atatürk'ün emriyle Fuad Köprülü tarafından kurulan Türkiyat araştırmaları enstitüsünün simgesi meşale tutan bir bozkurttur. Yine, Türk Ocakları'nın, Milli Türk Talebe Birliği'nin, Yavrukurt Teşkilatı'nın, ilk milli petrol şirketimiz olan Petrol Ofisi'nin simgeleri de bozkurttur. Yine, Atatürk zamanında devlet okullarında okuyan öğrencilerin başlıklarında bozkurt yer almıştır.


KURTULUŞ SAVAŞI, ATATÜRK ve BOZKURT

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türk topraklarının işgaline karşı yapılan Kurtuluş Savaşı, destan çağlarında cereyan etmiş olsa idi, bir Kurtuluş Destanı ortaya çıkacak ve bu destanda da mutlaka bir ''Bozkurt motifi'' bulunacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı'nın öncüsü ve en baştaki teşkilatçısı olmuş, bu niteliği ile (tıpkı Bozkurt gibi) bir kılavuz vazifesi görmüştür. Daha sonra da, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması ile (yine Bozkurt gibi) kurtarıcı durumuna yükselmiştir. Son olarak, devrimleri ile çağdaş, ileri ve milliyetçi Türk nesilleri yetiştirme çabası, onun Türk milletinin bekasını sağlamağa yönelik amacını göstermektedir. Kendisine önerilen soyadları arasından Atatürk'ü seçmesi ise, onun gelecekteki Türk nesillerince ata olarak anılma isteğinin belirtisidir. Böylece kılavuz, kurtarıcı ve ata niteliklerini kendisinde birleştirmiştir. Atatürk bundan ötürü yabancı yazarlarca -derin bir sezgi ile-Bozkurt olarak adlandırılmıştır.


Alıntıdır.uslanmam.com

« Önceki ::


Blogcu ile yapıldı


Sitetistik