Geçmişten Geleceğe Zabıta

30/4/2008
Günümüzde hayatımızın bir parçası olan belediye zabıtasının kökeni Osmanlı dönemi İhtisap Kurumuna dayanır. Osmanlı’da sistematik bir kimlik kazanan İhtisap Teşkilatının izlerini ise İslam’ın ilk yıllarında bulmak mümkündür. O dönemde ve sonrasında şehirde zabıtanın görevlerine benzer görevleri yerine getiren kişiye muhtesip (sorguya ve hesaba çeken) denirdi.

Muhtesip, iyiliği emretmek, kötülükten de men etmekle görevliydi. Bu ilke doğrultusunda suçluları cezalandırdığı gibi cadde ve sokakların temizliğine bakar, yollarda yayaların gidip gelmelerini engelleyen durumları giderir, hamalların ve taşıt araçlarının aşırı yük almalarını önler, yıkılma tehlikesinde olan yapıları yıktırmakla yolcuların başına gelebilecek tehlikeyi engeller, okullarda ve başka öğretim kuruluşlarında öğrenciyi şiddetle döven öğretmenleri cezalandırarak halkın çıkarlarını gözetirdi. Ayrıca yiyecek içeceğe hile karışmamasını, eksik ölçü ve tartı kullanılmasını sağlamak gibi bütün belediyelere düşen görevleri de yerine getirmekle yükümlüydü. Muhtesipliğe müslüman ileri gelenlerinden başkaları atanamazdı Osmanlı Devletinde İhtisap Ağası daha önceki İslam Devletlerinde görülerek kuruldu.. Selçuklular, İlhanlılar, Memluklular’da olduğu gibi Osmanlılar’da da muhtesiplik vardı.Ancak Osmanlı devletinde kadı gözetiminde çalışan bu görevlilere daha çok “ İhtisap Ağası” denirdi. Hz. Muhammet zamanında Hz. Ömer Medine, Sa’d bin As Mekke muhtesibiydi.

Belediye zabıtası görevlisi olan İhtisap Ağaları kadı icra memuru sayılırdı. Mülkiye ve belediye işlerinin hemen bütününe, asayiş ve inzibata kadı, zabıta görevlilerinde de İhtisap Ağası bakardı. Bunların emrine kuloğlanları adlı bir takım memurlar verilirdi. Bu memurların görevleri dükkan ve bu tür yerlerden ihtisap rüsubu (Belediye Resmi) toplamak ve ağaya teslim etmekti.

Zaman zaman Padişah ve Sadrazam da esnaf kontrolü yapardı. Onların “kol gezmek” adı verilen bu teftişlerine devlet erkanının yanısıra Kadı, İhtisap Ağası, Kol Oğlanları ve Teraziciler da katılırdı. Bu denetimlerde hile yapan esnafın falakaya yatırılarak cezalandırıldığı bile olurdu. Ünlü Batılı seyyah Thevenot, Osmanlı toplumunda İhtisap Ağası’nın ne denli etkin olduğunu şu ifadelerle anlatır:

“Esnaf Muhtesibin her gün dolaştığını bildiği için etmiyordu. Hatta bu yüzden çocuklar bile aldatılma korkusu olmadan pazara gönderiliyordu.”

Osmanlılarda fiyat artışları devleti ve halkı ilgilendiren olayların başında gelirdi. Bu sebebten 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar her türlü eşya ile yiyecek maddelerinin ve hizmetlerin fiyatları en üst düzeydeki resmi makamlar tarafından düzenlenmekte ve kontrol edilmekteydi. Muhtesip, kanunlarla yetkilendirilmiş olsun veya olmasın, gördüğü her türlü uygunsuzluğa müdahale etme hakkına sahipti. Ekmeğin kalitesi en azından iki günde bir denetlenir ve fırıncıların ekmek için belirlenen fiyata uygun satış yapıp yapmadıkları sürekli kontrol edilirdi. Ekmek konusu sadece Muhtesibi değil, devletin üst kademesinde bulunanları da ilgilendirirdi. Halkın temel besin maddesi olan et konusunda da aynı titizlik gösterilirdi. Hayvanların kesimi sırasında sağlık şartlarına uyulmasına önem verilir; kasaplık yapacak kişilerde güvenilir ve emin olmak şartı aranırdı. Muhtesip, meyve sebze kontrolleri de yapar; pazara gelen ürünlerin iyi ve olgun olmasını denetler; kalitenin düşürülmemesine çalışırdı.

Cumhuriyet döneminde 1930’da çıkarılan 1580 Sayılı Belediye Kanunu ile belediye görevlileri yeniden belirlendi ve belediye zabıtasının, belediye hizmetlerinin icra ve takipçisi olan özel bir hizmet zabıtası olması öngörüldü. 1956’da ise o güne kadar zaten varolan zabıta, müdürlük haline getirildi.


İhtisap ağasından günümüz zabıtasına kadar geçen zaman diliminde hızlıca yol almak, geleceğin zabıtasının daha iyi yapılaşmasına, daha verimli hizmet üretmesine katkıda bulunacaktır.

Zabıta görevi insanların toplu yaşamaya başladıkları en eski tarihlerde bile şu yada bu isimlerle yarine getirilmiştir. Hz. Peygamber İslam'ın ilk döneminde Hz. Ömer'i "Mutesip" olarak tayin etmişti. Adaletiyle meşhur Hz. Ömer çarşı Pazar gezer ölçü ve tartı işlerine bakar; ayrıca yolları engelleyen, gelip geçişi önleyen şeyleri kaldırırdı.

İhtisap Nezareti 1826 yılında Bakanlık nezdinde Müstakil ve güçlü bir yapıya kavuşmuştu. İhtisabın; hesaba çekme, hesap sorma, sorgulama, mesuliyet, ceza, lonca ve Pazar nizamını kontrol eden kuruluş, belediye gibi sözlük manaları varken, muhtesibin ise esnaf denetleyen, ticari hayatın düzenini sağlamaya çalışan vazifeli, ihtisap ağası gibi anlamları vardır. Kısaca ihtisap bir kurumdur ve kanunları vardır. Muhtesipte bunları yerine getiren mercidir. 19. yüzyılda çarşı-Pazar gezmelerine, esnaf kontrolüne ihtisap ağasıyla beraber zaman zaman padişah ve sadrazamda bizzat katılarak şehrin nizam ve intizamına, temizliğine, tüketici haklarının korunmasına yönelik denetimlere, halkın gelip geçtiği yerlerin işgal edilip, edilmediğine bakması, bu konulara büyük bir hassasiyet getirerek, titizlikle uyulmasını sağlıyordu. Ünlü batılı seyyah Thevenot, Osmanlı toplumunda ihtisap ağasının nedenli etkin olduğunu şu ifadelerle anlatır. "Esnaf muhtesibin her gün dolaştığını bildiği için kolay kolay bir haksızlığa tevessül etmiyordu.Hatta bu yüzden çocuklar bile aldatılma korkusu olmadan pazara gönderiliyordu. "

Ekmek ve et gibi halkın temel ihtiyaçları ile ilgili hususlarda daha itina ile davranan muhtesip, fırını düzenli, sağlıklı ve ehil olarak çalıştırmayan fırıncıdan alarak, başkalarına verebiliyordu. Kasaplık yapacak kişilerin ehil ve güvenilir olmasına, sağlıklı kesim yapmasına dikkat ediyor, koyun ve keçi etini ayrı dükkanlarda sattırıyordu. Lokantacılarla ilgili ihtisap kararnamesi büyük bir titizlikle uygulanıyor, meyve ve sebze kontrolleri yapılıyor, Ulaşım şekli ve ücretini sürekli kontrol ediliyordu.

Azaplar

27/4/2008
Azaplar
Anadolu beyliklerinde, donanma hizmetinde kullanılan asker. Osmanlı teşkilatında hafif yaya askeri. Azab, Arapça'da evli olmayan, bekâr erkek demektir.
İlk azab teşkilatını, Aydınoğlu Umur Bey İzmir’de kurdu. Umur Bey, Latinlerle yaptığı çarpışmalarda, azab denilen donanma askerlerinden çok faydalandı. Osmanlılarda ise, henüz Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce, azab teşkilatı mevcuttu. Azablar, Anadolu’dan toplanmış dinç ve kuvvetli Türk gençlerinden meydana geliyordu. Bunlar; yaya, kale ve donanma azabları olmak üzere üç sınıftı.

Yaya azabları, harp vukuunda, ihtiyaca göre 20 veya 30 haneden bir kişi alınmak suretiyle toplanırdı. Diğer haneler de, seçilen bu azabların masraf ve iaşelerini karşılamakla mükellef tutulurdu. Askerden kaçmaması için, her azabın bir kefili vardı. Kaçtığı takdirde masraf bu kişiden alınırdı. Azablar, vergiden muaftılar. Kara savaşlarında düşmanın ilk saldırısını karşılamak, azabların vazifesiydi. Düşmanı ilk önce ok yağmuruna tutan azablar, göğüs göğüse harbe girdiklerinde, belli bir plan dahilinde iki yana açılırlar ve düşmanı topçu kuvvetleri ile karşı karşıya bırakırlardı. İşte bu anda Osmanlı topçusunun seri atışı sonunda, düşmana öldürücü darbe indirilmiş olurdu.

Azabların Muharebe esnasında sayıları belirli olmayıp, düşmanın durumuna göre çok veya az olurdu. Ankara muharebesinde ve İstanbul’un fethinde 20.000 azab vardı.Otlukbeli savaşında, Anadolu azabları 20.000 ve Rumeli azabları 10.000 kişiydi. Azablar, kırmızı börk giyerlerdi. Silahları ise ok, yay ve omuzda asılı pala ile kalkandan ibaretti. Bazen da mızrak, yani kargı taşırlardı. Yaya azabları, ilk dönemlerden 16. asır ortalarına kadar, savaşlarda büyük hizmet verdiler.

On beşinci asrın başlarında azablar, Osmanlı Bahriye teşkilatında da kullanılmaya başlandı. Bahriye azabları kabiliyetlerine göre, kaptanlığa kadar yükselme imkânına sahiptiler. Bunların yedi-sekiz tanesi bir bölük sayılır ve bölükbaşısına “reis” denilirdi. Reisliğe ise “badhani” denilen yelkencilikten geçilirdi. Reisten sonra odabaşı ve aşçıbaşı gelirdi. Reis aynı zamanda gemi süvarisi olunca “vardiyan-başı” denilirdi. Süvari olan reis, daha sonra kaptan olurdu. Ayrıca bölüksüz reis sınıfı vardı. Kıdemli yelkencilerin terfi sırası geldiğinde, boş bölükbaşılık bulunmazsa, bunlara bir rütbe olarak reislik, yer açılınca da bölüklü reislik verilirdi. Deniz azabları arasında, 150 kadar bölüksüz reis bulunurdu. Bahri azablarının bir kısmı tersanede, bir kısmı da gemilerde hizmet ederlerdi. Gemilerde bulunanlara “Azaban-ı donanma”, tersanedekilere de “Azaban-ı tersane” denirdi. Azabların, tersane yanında bir kışlaları vardı. Bugün buraya, Azapkapı denilmektedir.

Ayrıca, hudut kalelerinde yaya azablarından teşkil olunan bir azab birliği görev yapardı. Kale içinde oturan bu askerlerin bir kısmı ulufeli (maaşlı), bir kısmı timarlıydı ve her kalede belli bir değişmez sayıda idiler. Ulufeli azab lâyık görülürse, timarlı olurdu. Azab teşkilatı, Sultan İkinci Mahmud Han döneminde kaldırıldı.

« Önceki ::


Blogcu ile yapıldı


Sitetistik