Yakınçağda Bilim

30/4/2008
On Sekizinci Yüzyil'da Bilim

(Aydinlanma Dönemi)

Aydinlanma, insanin kendi akli ve deneyimleri ile geleneksel görüsler ve ön yargilardan kurtulmak ve akla dayanarak, dünyayi kavramak düzenlemeye çalismaktir. Bu anlamda Aydinlanma Çagi insan aklinin bagimsiz olmasi gerektigi düsüncesine dayanir. Öyleyse benimsenmesi gereken tavir inanmak degil, bilmek olmalidir.

Bu genel belirlemeden anlasildigi üzere, burada sorgulanmak istenen insan varliginin anlami ve bu Dünya'daki yeridir. Nitekim Aydinlanma'nin geleneksellesmis bir tanimini veren Kant'a göre Aydinlanma, insanin kendi kusurlari sonucu düsmüs oldugu olumsuz durumdan, yine kendi aklini kullanmak suretiyle çikma çabasidir. Gerçekte insan içinde bulundugu olumsuz duruma aklin kendisi yüzünden degil, ama onu gerektigi gibi kullanmayi bilmemesi yüzünden düsmüstür. Bu yönüyle Aydinlanma'nin, Ortaçag düsüncesine ve yasam anlayisina karsit bir dünya görüsü olarak ortaya çiktigi görülmektedir.

Aydinlanma'nin temel özelliklerinden birisi de, doga ile akil arasinda bir uygunluk oldugunu ve akilsal yapida olan bu dogayi aklin rahatlikla kavrayabilecegidir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde bilginin dogasina iliskin tartismalar yogunlasmis ve Tümevarim Yöntemi Hume tarafindan sorgulanmistir. Fransiz ansiklopedistlerinden D'Alembert ve Diderot gibi arastirmacilar Rönesans'tan bu yana üretilen yeni bilimsel bilgi birikimini, Ansiklopedi adli yapitta bir araya getirmeye çalismislardir.

b. Matematik

Bu dönemde Euler ve Lagrange integral ve diferansiyel hesabina iliskin on yedinci yüzyilda baslayan çalismalari sürdürmüs ve bu çalismalarin gök mekanigine uygulanmasi sonucunda fizik ve astronomi alanlarinda büyük bir atilim gerçeklestirilmistir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermistir.

* Leonardo da Vinci

Rönesans'in habercilerinin basinda gelen Leonardo da Vinci (1452-1519) sistematik bir egitim görmemis olmasina karsin, bilgi dagarcigini iyi gelistirmis ve bilim ve teknolojiye önemli katkilarda bulunmus ansiklopedik nitelikte bir bilim adamidir. Leonardo, öncelikle bir ressam olarak ad yapmistir; onun muhtesem yapitlari bazi kiliselerin duvarlarini; günümüzdeki önemli müzeleri süslemektedir. Ancak resim çalismalarini saglikli bir sekilde yürütebilmek için bir seri anatomi ve perspektif çalismalari yapmak ihtiyacini hissetmistir. Bu çalismalardan perspektifle ilgili olanini Leon Battista Alberti ve Pietro della Francesco gibi devrinin matematikçileriyle birlikte yürütmüstür. Bunlardan Francesco matematigin yani sira resimle de ilgilenmistir.

Diger yandan Leonardo, yapi bilgisine gereksinme duymus ve basta insan yapisi olmak üzere bazi canli yapilari kapsayan bir anatomi çalismasi yürütmüstür. Bu çalismalarinda enjeksiyon teknigini uygulayarak, yani dokular arasina kisa zamanda donan bir maddeyi zerkederek, yapiyi tespit edip, onu en ince ayrintisina kadar, en dogru sekilde belirlemeye çalismistir. Bu gayretleri sonucunda, özellikle kalp, mide, muhtelif damarlar ve kaslarin yapisini günümüze uygun olarak belirlemeyi basarmistir. Kalbin kapakçiklari ve hareketi üzerinde dikkatini yogunlastirarak, kalbin adeta bir tulumba seklinde çalistigini belirtmistir.

Leonardo anatomi çalismalarini karsilastirmali olarak yürütmüs, insanin anatomik yapisi ile muhtelif hayvanlarin anatomik yapilarini karsilastirmistir. Bunlardan biri de atlarin bacak ve ayak kemikleri ile insaninki arasinda yaptigi ilginç ve günümüzde de dogru olarak kabul edilen karsilastirmasidir.

Teknoloji ile ilgili olarak bazi projeler gelistiren Leonardo, kuslarin kanat ve kas yapisindan hareketle, insanlarin da belli bir düzenek sayesinde uçabilecegi anlayisini gelistirmis ve bu yolda bazi arastirmalar yapmistir. Ayni sekilde baliklar gibi, insanlarin da denizin altinda yasayabilecegini varsayan Leonardo'nun ilk denizalti projelerini gelistirdigi görülmektedir.

Leonardo bir ressam, bir bilim adami ve bir mühendistir; ancak o günlerde yaygin olarak kabul gören hümanizm görüsünü de desteklemis ve klasik Yunan düsünürlerinin ve yazarlarinin yeniden incelenmesi ve benimsenmesi gerektigini hararetle savunmustur. Ona göre bilim adamlari tipki Aristoteles ve Platon gibi, kendi düsüncelerini hiçbir etki altinda kalmadan gelistirmeli ve savunmalidir.

On altinci yüzyil bilimlerde otoritelerin yikildigi bir dönemdir; astronomide Batlamyus sistemi yikilirken, tipta Galen otoritesi son bulmustur.

c. Astronomi

Yakin dönem astronomi çalismalarinin genellikle üç alanda yogunlastigi görülmektedir:

1. Özellikle Herchell ve Halley'in yapmis olduklari gözlemler sonucunda Günes sistemine iliskin gözlemsel veriler artmistir.

2. Astronominin kuramsal yönünü olusturan ve elde edilen gözlemsel verileri degerlendirerek gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel açiklamasini veren dinamik astronomi gelismistir. Mesela Laplace, Günes sistemindeki bütün gezegenlerin hareketlerinin matematiksel olarak gösterilebilecegini öne sürmüstür.

3. Fizik ve kimya alanlarinda yapilan arastirmalar sonucunda elde edilen veriler dogrultusunda yildizlarin yapisini inceleyen astrofizik ve evrenin yapisini inceleyen kozmoloji gibi yeni bilim alanlari ortaya çikmistir. Özellikle astrofizikte Frounhofer ve Kirchoff'un, kozmolojide ise Kant ve Laplace'in yapmis oldugu arastirmalar çigir açici niteliktedir.

d. Fizik

Bu dönemdeki fizik arastirmalarinin özellikle elektrik konusunda yogunlastigi ve Gilbert ve Otto von Guericke'in ardindan, Du Fay, Franklin, Cavendish, Coulomb, Galvani, Ampere ve Volta'nin çalismalari sonucunda elektrigin bagimsiz bir fizik dali olarak ortaya çiktigi görülmektedir.

Ayrica, ses, isik, isi ve enerjinin dogasini açiklamaya yönelik çalismalar yogunlasmis ve bu fiziksel varliklar arasindaki iliskiler matematiksel olarak gösterilmistir.

Dalton, kimyasal tepkimeleri açiklamak için Atom Kurami'ni, Young ise isiga iliskin çagdas Dalga Kurami'ni gelistirmistir.

f. Biyoloji

Bu dönemde doga bilimlerinden botanik ve zooloji alanlarindaki çalismalar gelismis ve özellikle Darwin'in dedesi Erasmus Darwin ve Lamarck'in yapmis oldugu arastirmalar sonucunda, yeni bitki ve hayvan türlerinin olusumunu açiklamaya yönelik Evrim Kurami'nin temelleri atilmistir.

g. Cografya

Bu dönemde on besinci yüzyilda baslayan cografî kesifler, Cook 'un özellikle Antarktika ve Dünya'nin diger bölgelerine yapmis oldugu gezilerle tamamlanmistir.

h. Teknik

Bu dönemde Sanayi Devrimi'nin temelleri atilmis ve bu sayede üretime makinalar hakim olmaya baslamistir. Deniz ve kara araçlarinin yani sira, hava araçlari da gelistirilmistir. Montgolfier Kardesler'in bu alandaki çalismalari sonucunda havaciliga ve uzay çalismalarina giden yol açilmistir.

Kimyanin gelismesine bagli olarak madencilik ve :-):-):-):-)lurji sanayi de ilerlemis ve üretim biçimi ve buna bagli olarak ürün verimi köklü bir degisim geçirmistir. Ayrica tarimda da sanayilesme sürecine girilmistir.

B. On Dokuzuncu Yüzyilda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )

Endüstri Devrimi Ingiltere’de buharli makinelerin kullanilmasiyla baslar. Insan ve hayvan gücü yerine buhar ve elektrik gücüyle çalisan fabrikalarin kurulmasiyla büyür.

Bu dönemin önde gelen özelliklerinden birisi bilimle teknolojinin yakinlasmaya baslamasidir. Özellikle bu yüzyilin ikinci yarisindan sonra, bilimsel bilgi birikimi, gündelik ihtiyaçlarin karsilanmasi maksadiyla teknolojinin hizmetine verilmis ve teknolojideki gelismeler yerlesik yasam biçimlerini degistirmeye baslamistir. Örnegin, kuramsal elektrik arastirmalarindan elde edilen sonuçlar, hemen elektrik dinamosu ve motoruna, telgrafa, telefona ve diger cihazlara dönüstürülmüs ve bunlarin yayginlasmasiyla Dünya yeni bir çehre kazanmaya baslamistir.

Bu dönemin en önemli gelismelerinden birisi, üretime yönelik arastirma laboratuarlarinin kurulmasidir. Bu laboratuarlarda gelistirilen ürünler, bunlara bagli olan fabrikalarda seri olarak üretilmis ve satisa sunulmustur. Özellikle ABD'deki sanayi atiliminda, gerek devlet ve gerekse özel tesebbüs eliyle kurulan dev arastirma laboratuarlari etkin rol oynamislardir.

Bilimlerle felsefenin birbirlerinden kesin sinirlarla ayrildigi bu yüzyilda, bilimlerde uzmanlasmanin basladigi ve bilgi üretiminin ivmesinin inanilmayacak boyutlarda arttigi görülmektedir. Artik daha önceki devirlerde oldugu gibi bilimin bütün sahalarinin bilinmesinin ve hattâ taninmasinin imkani kalmamis, bilim adamlari ögrenme ve arastirma faaliyetlerini bir ya da birkaç saha ile sinirlandirmaya baslamislardir.

Bu yüzyilda, çesitli alanlarda elde edilen bulgulara dayanarak büyük çapli bilimsel kuramlar dogmustur. Fizikteki termodinamik ve elektromagnetik kuramlari ile biyolojideki evrim kurami bir alanin sinirlarini asmis ve birçok uzmanlik sahasinda tartisilir hale gelmistir.

Dönemin en belirgin özelliklerinden bir digeri de, neredeyse Rönesans'tan beri beslenen bilim sevgisinin bu dönemde had safhaya ulasmasidir. Insanlar birbiri ardisira gelen bilimsel ve teknolojik gelismelerden büyük ölçüde etkilenmis, bilime büyük bir tutku ile baglanmis ve bilimin her sorunun çaresini bulacagina inanmislardir. Bu hayranlik ve iyimserlik, 20. yüzyilin ortalarina degin büyüyerek sürmüstür.

EVRIM KURAMI VE DARWIN ( Ek2)

C. Yirminci Yüzyilda Bilim ( Çagdas Bilim )

Yirminci yüzyili bilimsel gelismeler açisindan sicagi sicagina degerlendirmek bilim tarihçileri açisindan oldukça güçtür. Bunun nedenlerinden birisi, bilimlerdeki gelismelerin henüz tamamlanmamis olmasi ve henüz önemi kavranamayan bazi buluslarin ileride yaratabilecekleri büyük gelismeleri bugünden kestirmenin oldukça güç olmasidir. Dolayisiyla önemsiz olani önemli olanin önüne alma gibi bir hatanin yapilma olasiligi vardir. Ancak fizikteki Kuantum Kurami ile Görelilik Kurami'nin ve astrofizikteki Büyük Patlama Kurami'nin bu dönemin en önemli buluslari oldugunu söylemek mümkündür.

EINSTEIN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Dogusu ) ( Ek3)
KUANTUM TEORISI ve Atom Fiziginin Dogusu ( Ek4)

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

On dokuzuncu yüzyildan itibaren bilimde ortaya çikan olaganüstü gelismeler, bilimin kendisini de felsefî bir sorun haline getirmis, bilimin kavramlarini ve yöntemini, felsefî açidan anlamak ve anlamlandirmak üzere çesitli görüsler ileri sürülmüstür.

Bilimsel alanlari ürün ve etkinlik açisindan degerlendirme çalismalari yapilmis ve özellikle bilimsel kuramlarin mantiksal yapilari bakimindan tutarliliginin denetlenmesi ve bilimsel önermelerin yapi ve içerik açisindan tasimasi gereken özelliklerinin bir standarda baglanmasi gerektigi savunulmustur.

Bilimi etkinlik açisindan ele alan çalismalarda ise özellikle kuram seçiminin hangi ölçütlere göre yapilmasi gerektigi tartisilmistir. Yeni Pozitivizm veya Viyana Çevresi bilim önermelerinin dogruluk degerlerinin Dogrulama Ilkesi açisindan belirlenmesi gerektigini savunurken, Popper ise Yanlislama Ilkesi'ne göre belirlenmesi gerektigini vurgulamistir. Bilimi bir etkinlik olarak gören Kuhn ise, bilimsel gelismenin ayni zamanda bilim topluluklarinin sosyal yapisiyla da ilgili oldugunu vurgulayarak, bilimin felsefî boyutunun yaninda sosyolojik boyutunun olduguna da dikkat çekmistir.

b. Matematik

Bu dönemde matematige daha saglam bir temel olusturmaya yönelik felsefi agirlikli çalismalar genisleyerek devam etmistir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler bu konudaki görüsleriyle katkida bulunmuslardir.

Russell, matematik ile mantigin özdes oldugunu kanitlamaya çalismistir. Matematigin, sayi gibi kavramlarini, toplama ve çikarma gibi islemlerini, küme, degilleme, veya, ise gibi mantik terimleriyle ve matematigi ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanimlamistir.

Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantiga indirgenerek degil, simgesel aksiyomatik bir yapiya dönüstürülerek temellendirilmelidir.

Sezgici olan Brouwer de matematigin temeline, kavramlara somut içerik saglayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir.

Poincaré'ye göre de matematigin temelinde sezgi vardir ve matematik kavramlarinin tanimlanmaya elverisli olmasi gerekir.

Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayilabilir. Dedekind erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayilarla ilgilenmeye baslamis, rasyonel sayilar alaninin sürekli reel sayilar biçimine genisletilebilecegini görmüstür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuraminin kurucusudur.

c.Astronomi

Bu dönemde astronomi alaninda yildizlar ve evrenin yapisina iliskin çalismalar artarak devam etmis ve evrenin olusumuna iliskin Büyük Patlama Kurami ortaya atilmistir. Diger taraftan, insanin bu evrende yalniz olup olmadigi tartisilmis ve bunu belirlemeye yönelik çesitli projeler gelistirilmistir.

Yine bu dönemde gezegenlere iliskin çalismalar da ön plana çikmis ve 1930 yilinda Tombaugh tarafindan Plüton gezegeni ve daha sonra da bu gezegenin uydusu Charon bulunmustur.

d. Fizik

Bu dönemde Görelilik ve Kuantum kuramlarinin ortaya çikmasiyla birlikte, fizik alani kavram ve kuramlari açisindan yeni temellere oturtulmustur. Atom alti parçaciklarin bulunmasindan sonra Atom Kurami bütünüyle yeni bir görünüme kavusmustur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya, sanayinin belkemigi haline gelmistir; ancak kimya çalismalari sadece sanayide degil, tip basta olmak üzere degisik bilim dallarinda da önemli rol oynamistir. Atom konusundaki çalismalar, genetik ile ilgili çalismalari ve canlilarin temel maddesi konusunda yapilan arastirmalari büyük ölçüde etkilemistir.

f. Biyoloji

Bu dönemde hücrenin yapisi ve islevlerine iliskin çalismalar biyolojiyi büyük ölçüde etkilemistir. Bunun yani sira genetik alaninda çok önemli adimlar atilmis ve özellikle son dönemde yapilan arastirmalarla klonlama yöntemine götüren yol açilmistir.

Ayrica kimyaya dayanan hormon çalismalari tarim alanindaki verimi arttirmis ve canlilarin kökeni ve evrimiyle ilgili arastirmalar, yeni bilimsel bulgularla güç kazanmistir.

g. Jeoloji

Bu dönemde jeoloji iki gelismeden büyük ölçüde etkilenmistir. Teknolojik atilim, radyometrik tarihleme yönteminin uygulanmasinda, kayaç ve minerallerin kimyasal çözümlenmesinde ve sismolojik incelemelerde büyük ilerlemelere yol açmistir. Levha tektonogi ise bu yüzyilin ikinci yarisindan sonra yerbilimlerinin hemen bütün dallarinda büyük dönüsümlerin gerçeklesmesine neden olmustur.

h. Tip

Bu dönemde tip alaninda yogun bir uzmanlasma görülmektedir. Artik genel olarak tip degil pediatri, oftalmoloji, kardiyoloji ve ilerleyen süreç içerisinde genetik ve embriyoloji çalismalari yogunlasmistir.

Yirminci yüzyil tibbinin en önemli özelligi, gelisen teknolojiyi çok iyi kullanmasi ve teshis ve tedavide daha kesin ve ayrintili sonuçlar elde etmesidir. Mikroskobun olaganüstü bir sekilde gelismesiyle baslayan süreç röntgenle devam etmistir.

i. Teknik

Yirminci yüzyil teknik alaninda önemli gelismelere sahne olmustur. 1903 yilinda Wright kardesler Flyer I ismini verdikleri ilk uçakla yerden havalanmis ve 59 saniye süreyle 260 metre uçmusladir. Daha sonraki yillarda gaz tribünleriyle donatilan jet uçaklari, 1960'larda ses üstü hizlara ulasmislardir.

1895'te X isinlarinin bulunmasiyla baslayan bir dizi bulus nükleer çagin kapisini açmistir. 1938'de atom çekirdeginin parçalanmasi sonucunda açiga çikan muazzam enerjinin kullanim sekilleri, bilim adamlarinin topluma karsi sorumlulugu konusunu gündeme getirmistir.

Enrico Fermi'nin 1942'de ?ikago Üniversitesi'nin spor sahasinda kurmus oldugu küçük bir reaktörde zincirleme çekirdek reaksiyonlarinin denetimini basarmasi, elektrik enerjisi üreten reaktörleri gündeme getirmisken, 6 Agustos 1945'de Hirosima'ya atilan atom bombasi, insanlarin bilim ve teknolojiye bakislarini ciddi sekilde sarsmistir. Ancak bilimsel ve teknolojik bilginin üretilmesi ile kullanilmasi, birbirlerinden oldukça farkli süreçlerdir ve bunlarin üretiminden sorumlu tutulabilecek bilginlerin kullanimindan da sorumlu tutulmasi dogru degildir.

k. Uzayin Kesfi

Uzaya seyahat edebilmek sadece roketlerle mümkün oldugundan, roket gelisiminin tarihi, bir bakima uzay uçuslarinin tarihi olarak görülebilir. Ilk roketin ne zaman yapildigi bilinmemekle birlikte, onun bir Çin bulusu oldugu söylenmektedir. 1232 yilinda Çinliler Mogollari uçan atesli oklarla geri püskürtmüslerdir. 1379'da ise Venedikliler ve Cenevizliler arasinda yapilan bir savasta kaba bir roket kullanilmistir. 19. yüzyil savas roketlerinin genis ilgi gördügü bir yüzyildir. Büyük Britanyali Sir William Congreve, Napolyon savaslarinda ve 1812 savasinda kati yakitli itici kuvvetle çalisan bir roket gelistirmistir. Ancak akaryakitli roketlerin kullanilmasi ile uzaya seyahatin mümkün olacagini savunan ve bu konuda ilk bilimsel eseri yayinlayan kisi Constantin Tsiolkovsky adli bir Rus bilim adamidir. Onun bu çalismasi ciddiye alinmazken, Robert H. Goddard adinda bir Amerikali ve Hermann adinda Romanya asilli bir Alman ayri ayri çalisarak modern roket biliminin temellerini atmislardir. Ayrica Oberth adinda bir bilgin Dünya'dan bir cismin baska bir aleme gitmesi ile ilgili teorilerini ve formüllerini bir kitapta toplamis ve bu kitaptan esinlenerek Almanya'da Uzaya Seyahat Kurumu kurulmustur. Goddard ise, uzun süre üzerinde çalistigi konu ile ilgili görüslerini bir rapor olarak yayinlamistir. 1919'da çikan bu raporda Ay'a atilacak bir roketten de söz edilmektedir. 1926'da bir deney roketi hazirlamis ve bu roket yaklasik 60 metre kadar havalanmistir. 1929 yilinda ise Goddard, içinde barometre, termometre gibi ölçü araçlarinin ve bir fotograf makinasinin bulundugu ilk roketi havaya firlatmistir.

Füzecilik ve uzay yolculugu denildiginde akla ilk gelen isim kuskusuz Wernher von Braun'dir. Goddard ve Oberth'in çalismalarindan haberdar olan Von Braun, Uzaya Seyahat Kurumu'nda füze denemeleri yapmis daha sonra Alman Hava Kuvvetleri hesabina çalismis ve bu is için bir füze üssü kurulmustur.

Bu çalismalar sonucunda Ikinci Dünya Savasi'nin en güçlü silahi olan V-2 roketleri dogmustur. Savastan sonra von Braun planlari ile birlikte Amerika'ya kaçmis ve Kaliforniya'da kurulan Cape Canaveral (simdiki adi Cape Kennedy) Uzay Arastirmalari Merkezi'nde çalismaya baslamistir.

4 Ekim 1957 tarihinde ise Ruslar dünyanin ilk yapay uydusu olan Sputnik-1'i Dünya'nin yörüngesine oturtmayi basardilar. 31 Ocak 1958'de ilk Amerikan yapay uydusu yörüngeye oturtuldu ve uzaya uydu gönderilmesi bu tarihten sonra bas döndürücü bir hizla devam etti.

Amerikalilar, uzay çalismalarini bir çati altinda toplamak için Ekim 1958'de NASA'yi (Ulusal Havacilik ve Uzay Dairesi) kurdular. 12 Nisan 1961'de ilk defa uzaya insanli bir roket firlatildi. Vostok-1 adli roketle birlikte uzaya çikan bu ilk insan Rus Yuri Gagarin idi. 21-27 Aralik 1968'de Frank Borman, James Lowel ve William Anders, Ay çevresini Apollo-8 ile dolastilar ve inise uygun yerleri tesbit ettiler. 20 Temmuz 1969 günü ise, Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins idaresi altindaki Apollo-11 uzay araci Ay'in Sessizlik Denizi denilen issiz bir düzlügüne inmeyi basardi ve Neil Armstrong, Ay'a ilk ayak basan insan ünvanini elde etti. Bu basari, gezegenlere gönderilen insansiz arastirma gemileri ve 1981'de uzay mekiginin gelistirilmesiyle sürdü.

l. Bilgisayar

Insanoglunun ilk hesap makinesi abaküslerdir ve abaküse benzeyen ilk araçlar bundan 3000 sene önce kullanilmistir. Otomatik hareketlerden yararlanan ilk toplama makinesini Blaise Pascal gelistirmistir. Pascal bu makineyi tasarlarken, bir tarafa dogru döndürülen disli çarklarin hareketinden faydalanmistir. Daha sonra Leibniz ayni prensiple çarpma islemi de yapabilen bir makine daha gelistirmistir.

Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü Ingiliz bilim adami Charles Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adini verdigi cihaz belli bir programlama içinde hesaplari otomatik olarak yapabilmekteydi.

Gerçek anlamda bilgisayarlar 1941 yilinda Berlin'de Kondrad Zuse tarafindan gelistirilmistir. Onun yaptigi bilgisayar elektron lambalarindan olusuyordu ve ayni yillarda Busines Machines Corporation adli firmanin yaptigi otomatik bilgisayardan çok daha hizli çalisiyordu.

1946'da, Amerikali J. Presper Erchert ve John W.Mauchly, yüksek islem hizina sahip tam elektronik ilk sayisal bilgisayari gelistirdiler. 17500 civarinda elektron tüpü, 1500 röle, 70000 direnç ve 10000 kondansatörden olusmus 30 ton agirligindaki bu dev makina, on haneli besbin sayiyi bir saniye içinde toplayabiliyordu. Sonraki yillarda inanilmaz bir süratle gelistirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve dogru bir sekilde isleme ve saklama özellikleri nedeniyle, kisa sürede günlük hayatin ayrilmaz bir parçasi haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolasimi hizlandi. Bu gelismeler sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye kolayca ulasmalari ve onu tüketmeleri mümkün oldu. Bilgi toplumunun olusumunu hizlandiran bu gelismelerin yanisira, basimevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makina ve araçlarin kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye basladi. Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmasik olan yorucu ve biktirici islerden kurtuldular.

ORTAÇAG HIRISTIYAN DÜNYASI'NDA BILIM

30/4/2008
A. ORTAÇAG HIRISTIYAN DÜNYASI'NDA BILIM

Eskiçag ile Yeniçag arasinda kaldigi için Ortaçag olarak adlandirilmis olan bu dönemin baslangiç ve bitis tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyillar olarak belirlenmis ve arada kalan bin yillik dönem birbirlerinden az çok farkli özellikler sergiledikleri için üç kisma bölünmüstür: 4. ve 10. yüzyillar arasi Erken Ortaçag 11. ve 12. yüzyillar arasi Yüksek Ortaçag ve nihayet 13. ve 14. yüzyillar arasi ise Geç Ortaçag olarak adlandirilmaktadir.

Ortaçag düsüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî ögretilere dayanan dinsel bakisin ön plana çikmasidir; ancak düsüncede dinîlesme Yahudilik ve Hiristiyanlik gibi dinlerin ortaya çikmasi veya güçlenmesi ile baslamamistir; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk'a ve Stoacilik'a kadar geri götürülebilir.

Yunan düsüncesinde böyle bir egilimin güçlendigi yillarda Hiristiyanlik'in dogmasi ve yayilmasi, öyle anlasilmaktadir ki düsüncede dinîlesme sürecine büyük bir ivme kazandirmis ve Hiristiyanlik'in Romalilar tarafindan resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düsünce dinî olmayan düsünceyi giderek etkisiz hale getirmistir.

Hiristiyanlik'in ortaya çiktigi yillarda, iki farkli dünyanin, yani Sâmî Dünyasi ile Yunan-Roma Dünyasi'nin dinî ve felsefî birikimlerinin uzlastirilmasi gerekmistir; aslinda bu, inançlilar açisindan bakildiginda kaçinilmaz bir görevdir; çünkü Roma Imparatorlugu'nu olusturan bu iki önemli gelenegi, uygun bir biçimde kaynastirmadan toplumsal düzeni saglamak ve dolayisiyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçeklestirmek olanakli degildir. Burada baskin olan veya süreç içerisinde baskinlasan birikim, Sâmî Dünyasi'nin birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, oldugu gibi benimsenmemis, Hiristiyanlik'in ilkeleri ile bagdasabilen veya bagdasmasa da bagdasirmis gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kismen alinmis, digerleri ise atilmistir.

Düsüncede dinîlesme sürecinin sonunda, Eskiçag'in ilk dönemlerinde yürürlükte olan "dogru bilgi arayisi", son dönemlerinde ve bütün Ortaçag'da yerini "dogru davranis arayisi"na birakinca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bagli olarak bilim de degerini ve önemini yitirmistir; çünkü surasi açiktir ki bilimsel etkinligin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili degil, theoria ile ilgilidir ve dolayisiyla bir insanin nasil davranmasi gerektigine iliskin herhangi bir yargi içermez.

Ortaçag'da bilim, çesitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarida belirtmis oldugumuz neden yüzünden Bati Dünyasi'nda eski degerini yitirmistir ama tamamen unutulmamistir; bilimin unutulmasi veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen islevsiz kalmasi olanaksiz görünmektedir; çünkü hem insan aklinin isleyis biçimi ve hem de insan toplumlarini gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, su veya bu biçimde, su veya bu miktarda bilimsel etkinligi kaçinilmaz kilmaktadir.
Ortaçag'da da böyle olmus, Yunanlilarin bilimsel bilgi birikimlerinin hiç degilse bir kismi, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasinda manastir ve kilise okullarinda okutulmus ve ögretilmistir; ancak Bati Dünyasi açisindan bakildiginda, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkida bulunulmadigi ve bilinenlerin büyük bir kisminin tamamen unutuldugu da dogrudur.

Ortaçag'da din, felsefe ve bilim alanlarindaki düsünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapitlari tarafindan yönlendirilmistir ve Özellikle Aristoteles'e karsi büyük bir güven duyulmus ve akil ve inanç uzlastirmasina yönelik çalismalarda Platon'dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüstür. Albertus Magnus ile ögrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hiristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi'nin resmî felsefesini olustururken bu filozofun izinden gitmislerdir.

Ortaçag'in son dönemlerinde Aristoteles mantik ve doga bilimlerinde bir otorite olarak görülmüs ve degerlendirilmis ve bilimsel arastirma, Aristoteles'in yapitlari üzerinde veya bu yapitlarda betimlenmis olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüstür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios'un, insanbilimlerinde ise Galenos'un otoritesi tartisilmazdir.

Ortaçag Hiristiyan Dünyasi'ni anlatirken çok sik kullanilan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcügünden gelmektedir ve "okulcu" anlamini tasimaktadir. Ortaçag'daki bütün düsünsel etkinlikler, bu sifatla nitelendirilmistir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçag'da ruhbanlari yetistiren manastir ve katedral okullarinda yürütülmüs ve gelistirilmistir.

Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransiz düsünürü olan Petrus Abaelardus'un Sic et Non (Evet ve Hayir) adli yapitinda açik bir biçimde anlatilmistir. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düsünceleri karsi karsiya getirilir; uzlastiklari ve uzlasmadiklari noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslinda uzlasmakta olduklari gösterilmeye çalisilir.

Bu uzlastirma islemi, gerçekte pek de kolay degildir; ayni konuyu açiklamaya çalisan uzlasmaz görüsler karsisinda, Ortaçag düsünürleri çogu kere çaresiz kalmislardir; meselâ Evren'in yasi sorununu ele alalim: Acaba Evren, Aristoteles'in belirttigi gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitaplarin bildirdigi gibi belirli bir anda Tanri tarafindan 7 gün içinde yaratilmis midir? Bu iki görüsü, birbirleriyle uzlastirmak olanaksiz gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya digeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandiriciligi ve otoritesi sarsilacaktir. Iste Ortaçag düsünürleri, en büyük düsünsel sikintilari ve bunalimlari, uzlastirma ilkesini benimsemis olmalarina ragmen, bu tür uzlasmaz görüslerle karsilastiklarinda yasamislardir.

Ortaçag düsüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandirma girisimlerini, varligin belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine degil, bütün varliga yöneltmistir; Tanri ya bütün varligin yaraticisi ve yöneticisi (varolus nedeni) ya da bütün varligin bizzat kendisi olarak algilandigindan, düsünsel arastirmalarin konusunu, dogrudan dogruya Tanri olusturur.

1. Erken Ortaçag

Romalilarin dini çok tanrili, ilkel bir dindi ve Romalilar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakinca görmüyorlardi. En önemli tanrilari, bir savas tanrisi olan Mars'ti; bir savas kazandiklarinda bu Tanri için törenler düzenlenir ve bütün Roma halki bu törenlere katilirdi.

Hiristiyanlik Ortadogu'da ortaya çikti ve kisa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike olusturmaya basladi; çünkü Hiristiyanlarin baska bir dine girmeleri yasakti ve bu yasak, Roma Imparatorlugu'nun birlik ve bütünlügünü bozuyordu. Iste bu nedenle Hiristiyanlik'i kabul edenler, önceleri tutuklandilar; büyük iskencelere ugradilar; ancak Hiristiyanlik, yüzlerce yildan beri ihmal edilmis olan yoksul kitleler arasinda süratle benimsendigi için yayilmasini sürdürdü.

Diger taraftan, Roma Imparatorluk'u, bir çöküs süreci içine girmis ve Kuzey'den gelen kavimlerin saldirilari sonucunda siyasî gücünü yitirmeye baslamisti. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hiristiyanlarla anlasmak mecburiyetinde kaldilar ve Imparator Konstantin, 312 yilinda Hiristiyanlik'i Roma'nin resmi dini olarak kabul etti. 326'da, Imparatorluk'un baskentini, Roma'dan Byzantion'a tasidi ve sonradan Konstantinopolis (Istanbul) adiyla taninan bu sehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini atti.

Bu tarihten sonra, Yunan ve diger Ortadogu dinlerinin direnmesine ragmen, Kilise gittikçe genisledi ve güçlendi; ancak birtakim hizipler birligini ve bütünlügünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlariyla ilgili olarak farkli görüsler ortaya çikti.

Isa'nin dogasina iliskin tartismalar zaman içinde daha da gelismis ve sonuçta birbirlerine karsit görüsler ortaya çikmistir. Hiristiyanlik bölünmeye basladi.

Büyük bir gelisme göstermis olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karsisinda, kendi inançlarini savunmanin güç oldugunu gören Hiristiyan din adamlari, Yunan uygarliginin kalintilarini silmeye çalistilar. Hosgörüden yoksun Kilise Babalari, kendi alanlarinin disina çikarak, Hiristiyanlik adina bilim ve felsefeye saldirdilar ve din, bilim ve felsefe çatismalarina yol açtilar. Dogaya yönelik arastirmalarinda, akil ve bilimin rehberligi yerine Kutsal Kitab'in rehberligine sigindilar; meselâ Yunan astronomlarinin yüzyillar boyunca olusturduklari bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü'nün bir tepsi gibi düz olduguna ve yarimküre veya çadir biçimindeki Evren ile çevrelendigine inanmaya basladilar.

Tedavi amaciyla hastaneler açmislar; ancak bilimsel tedavi unutulmus ve bunun yerini dinî tedavi almistir. Din adamlari, kutsal bir güce sahip olduklarini ve dua yoluyla hastalari iyilestirebileceklerini savunmuslardir.

Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kisilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adli bir kadin matematikçiyi, Iskenderiye Kilisesi'nde öldürdüler (415) ve Iskenderiye Kütüphanesi'ni yaktilar. Daha sonraki yüzyilda ise Yunan bilim ve felsefesinin son isigi olan Akademi'yi kapattilar (529).


Bu dönemin bilim tarihi açisindan en önemli gelismeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakindan ilgilenen tarikatlarin kurulmus olmasidir.

* Üniversitelerin Kurulusu

Dokuzuncu ve on ikinci yüzyillar arasinda yüksek egitim ve ögretim, katedral okullarinda yapiliyor ve papazlar tarafindan yürütülüyordu; Skolastik Düsünce bu okullarda üretilmis; on ikinci yüzyil sonlarinda üniversiteler ortaya çikincaya kadar bu okullar Bati'daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuslardir. Bilimsel konulara karsi entelektüel ilgi buralarda olusmus ve çeviri etkinligine bagli olarak gitgide gelismistir.

Eski bilgelige karsi duyulan saygi büyük bir sekilde artmistir; ancak, zamanla bu dinî egitim ve ögretim kurumlari eski önemlerini yitirdiler ve bunlarin yerine baska bir kurum ortaya çikti.

1000 yilinda, Italya'nin Bologna sehrinde, hukuk ögrenmek isteyen ögrenciler, kendilerine bir çesit ögrenci loncasi kurdular ve bu loncaya da Universitas adini verdiler; bir yüzyil sonra, Bologna Üniversitesi'ne tip ve felsefe fakülteleri de eklendi.

Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tip ve genel meslekler olmak üzere dört bölümden olusmus ve ögretim üyeleri yine din adamlari olmustur. Hemen tüm programlarda dersler iki ana guruba ayrilmistir: birinci grup Trivium (Üçlü) olarak adlandirilir ve gramer, retorik ve diyalektikten olusur; ikinci grup ise Quadrivium (Dörtlü) olarak isimlendirilir ve aritmetik, geometri, müzik ve astronomiden olusur. Daha sonra, bu bölümlere, felsefe ve mantigin yüksek kisimlari da ilave edilmistir.

* Fransisken ve Dominiken Tarikatlari

Bu dönemde, üniversitelerin yanisira, bilimin gelisimini büyük ölçüde etkilemis olan iki manastir düzeninin, yani tarikatin da ortaya çiktigi gözlenmektedir. 1209'da Fransisken Tarikati (Gri Kardesler), 1215'de ise Dominiken Tarikati (Siyah Kardesler) kurulmustur. Baslangiçta her iki tarikat da dinsel amaçlara sahiptir; ancak giderek birincisi bilime, ikincisi ise felsefeye yönelmistir.

Bilimin gelismesinde özellikle Fransiskenlerin büyük bir rolü olmustur. Bunlardan Robert Grosseteste ve John Peckham daha çok fizikle ilgilenmisler ve büyük Müslüman optikçisi Ibnü'l-Heysem'i izleyerek optik üzerine çesitli yazilar yazmislardir.

* On Ikinci Yüzyil Rönesans'inin Dogusu ve Etkileri

Sekizinci ve dokuzuncu yüzyillarda Müslümanlar, Yunanlilarin bilimsel bilgi birikimlerinin büyük bir bölümünü Arapça'ya aktarmislar ve yapmis olduklari çalismalarla bu birikime önemli katkilarda bulunmuslardir. Hiristiyanlar ise, uzun bir süreden beri içlerine kapanmislar ve Dünyevî sorunlarin çözümünde gelismemis ansiklopedik bilgilerle yetinmeyi yeterli görmüslerdir. Bu arada bazi çeviriler yapmislar, ama bunlar nicelik ve nitelik itibâriyle bir Hiristiyan Uyanisi'ni gerçeklestirebilecek düzeye ulasmamistir. Bilime ve dogaya yönelmeleri için uyarilmalari gerekmis ve bu uyarilma süreci ise çeviriler yoluyla baslamistir.

On birinci ve on ikinci yüzyil baslarinda özellikle bilim ve felsefeye olan ilgi yogunlastikça, geleneksel ögretinin yetersiz oldugu görüsü hâkim olmus ve bilim adamlari geçmisin mirasina ulasmak için harekete geçmislerdir. On ikinci yüzyil boyunca Arapça'dan Latince'ye yogun bir sekilde çeviriler yapmislar ve on üçüncü yüzyilda Islâm biliminin ve felsefesinin önemli bir bölümünü Latince'ye kazandirmislardir.
On ikinci ve on üçüncü yüzyillarda yapilmis olan bu çeviriler olmasaydi, Ortaçag zihniyeti asilamaz ve on yedinci yüzyildaki Bilim Devrimi gerçeklestirilemezdi. Ancak, bu çeviriler sonucunda aktarilan bilimsel bilgi birikimi o denli büyük olmustur ki ilkin özümsenmesi gerekmis ve bu özümseme islemi bütün on üçüncü ve on dördüncü yüzyillar boyunca sürmüstür.

Öyleyse, Müslümanlar yalnizca bilimsel düsünce gelenegini korumakla ve sürdürmekle kalmamislar, bu düsüncenin Avrupa'da yeniden canlanmasinda da etkin bir rol oynamislardir.
On ikinci yüzyil aslinda bir geçis çagidir ve bu çagda Akdeniz'i çevreleyen Islâm, Hiristiyan ve Yahudi Dünyalari önceki yüzyillara oranla çok daha siki bir bag kurmuslar ve birbirlerini karsilikli olarak etkilemislerdir; ancak bu dünyalar arasinda en belirleyici ve en etkin olani kuskusuz ki Islâm Dünyasi'dir; digerleri sürekli olarak onu sömürmeye ve ondaki bilgileri ve becerileri kendi bünyeleri içine alarak sindirmeye çalismislardir. Bu ugras o kadar canlidir ki bu nedenle bilim tarihçileri bir 12. Yüzyil Rönesans'indan söz ederler.

Öyleyse, bu dönemde büyük bir yeginlik ve yogunluk kazanan Bati Ortaçag Dünyasi'ndaki düsünsel ugrasinin en temel özelligi bilime katki degil, çeviriler yolu ile eski ve yeni kültürlerin aktarilmasidir. Bati kültürünü olusturan ilmî ve felsefî bilgiler, Batililarin yapmis olduklari arastirmalarin bir sonucu degil, Arapça'dan yapilan çevirilerin bir sonucudur.

3. Geç Ortaçag

Bu dönemin en önemli çalismalarinin hareket fizigi ile ilgili oldugu görülmektedir; Aristoteles'in hareket kurami tartisilmis ve dogrulugu matematiksel yoldan kanitlanmaya çalisilmistir.

a. Doga Ve Bilgi Felsefesi

Hiristiyanligin ortaya çikisindan sonra din-bilim çatismasi gündeme gelmis ve Yunan ve Roma Dönemlerindeki bilimsel çalismalar kesintiye ugramistir. Augustinus, Albertus Magnus, Thomas Aquinas gibi Hiristiyan düsünürlerinin amaci Yunan bilgi birikimi ile Kitab-i Mukaddes'teki bilgi birikimini uzlastirmak ve kaynastirmak olmustur. Böylece dogal nesneler ve olgular açiklanirken dogaüstü güçleri kullanma egilimi yeniden ortaya çikmistir.

* Albertus Magnus

Albertus Magnus (1207-1280) Dominiken tarikatina girmis ve Aristoteles'i ve Fârâbî, Ibn Sînâ, Ibn Rüsd ve Ibn Tufeyl gibi Müslüman filozoflarin Aristoteles felsefesine iliskin yorumlarini ögrenmistir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hiristiyan inançlariyla bagdasabilecek yeni yorumlar getirmistir. Felsefe sorunlarini akilla çözmeye çalisirken Kutsal Kitap'la çatismamaya ve dolayisiyla inançla çelismemeye büyük bir özen göstermis ve bu yaklasimiyla ögrencisi Thomas Aquinas'i büyük ölçüde etkilenmistir. Albertus Magnus'un Platon'dan çok Aristoteles'in felsefesini seçmis olmasi tesâdüfî degildir ve bu seçimi, özellikle Ibn Rüsd gibi Müslüman filozoflarin etkisi ile açiklamak olanaklidir.

Albertus Magnus'a göre, biri akil ve öbürü ise inanç için dogru olan ve birbirleriyle çelisen iki dogru yoktur; gerçekten dogru olan her sey, büyük bir uyum içinde birlesmistir.

Birçok bilimle ilgilendigi için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lâkabiyla taninan Albertus Magnus, kimya alaninda da çalismis, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altinin aritilmasi gibi kimyevî konulari incelemistir; ayrica astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmistir.

Albertus Magnus biyoloji alanindaki çalismalarinda kelime kelime Aristoteles'in Arapça çevirilerini izlemis ve bunlar üzerinde yorumlar yapmistir; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadir. Hayvanlar Hakkinda adli eserinde kus ve baliklarin kan damarlarinin dagilimi konusunda Aristoteles'in verdigi bilgilerden ayrilmistir. Yumurtadan itibaren embriyonun gelismesini anlatirken, organlarin sirasiyla nasil sekillendigini, göbek kordonu denen yapinin yerini gelisim süreci içinde hangi damarin aldigini açik ve seçik bir sekilde anlatmistir.

Bitkilerle de ilgilenmis ve bu konuya iliskin Bitkiler Hakkinda adli bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmistir. Bir ara Italya'ya giden Albertus Magnus orada portakal agacini görmüs, bundan çok etkilenmis ve özellikle portakal yapraklarini ayrintili bir biçimde tanitmistir.

* Thomas Aquinas

Aziz Thomas Aquinas., (1225-1274). Katolik Kilisesi'nin resmî ögretisini kuran Aquinas, kutsal olan ve kutsal olmayan bilgilere akilci bir temel aramis ve Summa Contra Gentiles (Kafirlere Karsi) adli eserinde, Müslüman düsünürlerden Ibn Rüsd gibi, bilginin iki kaynagi bulundugundan söz etmistir; bunlardan birisi inanç, digeri ise akildir. Inanç, Kutsal Kitap'tan, akil ise düzenlenmis ve yorumlanmis duyu verilerinden beslenir ve her ikisinden üretilen bilginin dayanagi Tanri'dir. Tanri kendi kendisi ile çelismeyecegine göre, bu iki bilginin birbirleriyle bagdasir olmasi gerekir; yani Platon ve Aristoteles felsefelerini Hiristiyan dini ile uzlastirmak olanaklidir; böylece Skolastik Düsünce'nin temelleri atilmis ve inanç ile akilin bagdasabilecegi düsüncesi bu dönemde kesin bir biçimde olusturulmus olmaktadir.

* Johannes Kepler

1571'de Almanya'da dogan Kepler, çagdas astronomisinin kurucusudur. Ilkin teoloji egitimi almis, daha sonra astronomi ve matematige yogun ilgi duymus ve matematik profesörü olmustur. 1599'da Brahe'nin daveti üzerine, Brahe'ye yildiz tablolarinin hazirlanisinda yardim etmek üzere Prag'a gelmis ve 1601'de Brahe'nin ölümü üzerine saray astronomu olarak göreve baslamistir.

Brahe ölmeden önce, o güne kadar yapmis oldugu bütün gözlem kayitlarini Kepler'e birakmisti. Kepler Brahe'nin gözlem kayitlarini inceledi ve astronomik tablolardan bir anlam çikarmaya çalisti; bütün bu çalismalarinda Copernicus sistemini temele aldi. Kepler, bu konuda, bilinen her seyi kapsayan ve bunlar arasinda mutlak bir uyum saglayan bir sistemin varolmasi gerektigini düsünmüs ve Brahe'nin gözlemlerinden yararlanarak, bikip usanmadan, tekrar tekrar yaptigi hesaplar sonucunda, gezegenlerin dairesel yörüngeler üzerinde ve muntazam hizla dolandiklari temel prensibini terk etmis ve ünlü üç kanununu ortaya koymustur. Bu nedenle Kepler, modern gök mekaniginin kurucusu olarak bilinir.

Brahe'nin gözlem kayitlarini inceleyen Kepler, kristal kürelerin varolmadigini savunmustur. Kristal küreler olmadigi takdirde, gezegenlerin hareketlerini açiklayacak yeni bir gök fizigi kurmak gerekiyordu. Iste bu, Kepler'le baslayan ve Galilei ve Newton'la son bulan bir süreçle basarilmistir.

b. Tip

Bu dönemde, özellikle Geç Ortaçag'da yazilan eserlerde Hiristiyan dogmalarin etkin oldugunu söylemek olanaklidir. Hastaliklarin tedavisinde dinsel ve sihirsel ögeler agirlik kazanmis ve ilaçlarin yani sira dua da büyük ölçüde kullanilmistir.

B. ORTAÇAG ISLÂM DÜNYASI'NDA BILIM

Fetihler neticesinde Bizanslilarla ve Perslerle karsilasan ve kendilerinden önceki medeniyetlerin yarattigi eserlerden yararlanmak gerektigini anlayan Müslümanlar, özellikle Abbasîler döneminde yogun bir çeviri faaliyetine giriserek, bilim ve felsefe alanlarinda ataga kalkmislar ve önce varolan birikimi anlamaya ve daha sonra da gelistirmeye çalismislardir.

Islâm Dininin ortaya çiktigi sirada Arap Yarimadasi'nda gelismis bir bilimsel faaliyetle karsilasilmaktadir. Ancak komsu ülkelerde, Doguda, Hindistan'da, Batida Iskenderiye'de, Bizans'ta ve Suriye'de bir hayli gelismis bir bilimsel faaliyet vardi. Islâm Dünyasi ilkin Dogudaki bu kültürden etkilenmis ve yararlanmistir. Ilk çevirilerden biri hayvan masallarini konu alan Kelile ve Dimne adli eserdir. Yine erken tarihli çevirilerden biri, Hindistan'da yasamis meshur astronomlardan Brahmagupta'nin (6. yüzyil) Siddhanta adli eseridir. Islâm Dünyasi'nda Hârezmî ve Bîrûnî gibi birçok bilim adaminda Hint uygarliginin etkisini belirlemek olasidir.

Bati'dan gelen etki nispeten daha geç tarihli ise de, daha yogun olmustur. Iskenderiye kuruldugu tarihten itibaren kültür merkezi olmus ve bu konumunu Islâm Dünyasi'nda da korumustur. Ayrica, dini görüs ayriliklari nedeniyle Bizans'tan kaçip, Iran'a siginmis ve orada kültür merkezleri (Jundisapur gibi) meydana getirmis olan düsünür ve bilim adamlarinin da bilim adina Islâm Dünyasi'ndaki ilk bilimsel faaliyetlerin gelismesinde önemli rolleri olmustur. Onlarin Yunanca bilmeleri birçok klasik bilim ve düsün eserlerinin Arapça'ya kazandirilmasini saglamistir. Bunlar arasinda Platon, Aristoteles, Eukleides, Archimedes, Ptolemaios ve Galenos gibi Yunan kültürünün belli basli temsilcilerinin eserlerine rastlamak mümkündür. Ayrica, bu bilim adamlarinin bir kisminin erken tarihlerde kurulan gözlemevleri ve hastahanelerde görev aldiklari, bunlardan bazilarinin Arapça yazilmis ilk eserleriyle de Islâm Dünyasi'nda bilimsel faaliyetin sekillenmesinde etkin olduklari görülür.

Islâm Dünyasi'nda bilimsel faaliyetlerin gelismesinde devrin devlet adamlarinin ve bizzat halifelerin önemli rolü olmustur. Bunlardan, örnegin Hârûn el-Resid (775-809) ve Memûn (813-833), bazi vezirler ve zengin aileler bilimsel faaliyetleri maddi ve manevi olarak desteklemislerdir.

Medeniyet tarihlerinde görülen uyanis dönemleri yakindan incelendiginde görülecektir ki, bir ülkede veya bir toplumda bilimin gelistirilebilmesi için, degerinin kavranmasi ve düzenli bir bilim egitiminin verilmesi yaninda, diger toplumlara ait bilimsel eserlerin de tercümeler yoluyla alici konumundaki toplumlara aktarilmasi gerekmistir. Alici toplumlarda bilimlerin yesermesi ve yerlesmesi olanagi, yapilan tercümelerin niteligi ve sayisi ile dogru orantilidir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Islâm felsefesi, Yunan felsefesinin bir uzantisidir. Bu nedenle Müslüman filozoflar çogunlukla Platon , Aristoteles ve Plotinos'un kurmus oldugu felsefi dizgelerden etkilenmisler ve Kuran-i Kerim'deki inanç önermeleriyle bu dizgelerde bulunan felsefi önermeleri uzlastirmaya çalismislardir. Fârâbî , Ibn Sînâ, Ibn Rüsd ve Gazzalî bu dönemin en önemli düsünürleridir.

* Fârâbî

Felsefenin Müslümanlar arasinda taninmasinda ve benimsenmesinde büyük görevler yapmis olan Türk filozoflarinin ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalismasi, Bosluk Üzerine adini verdigi makalesidir. Fârâbî'nin bu yapiti incelendiginde, diger Aristotelesçiler gibi, boslugu kabul etmedigi anlasilmaktadir.

Fârâbî'ye göre, eger bir tas, içi su dolu olan bir kaba, agzi asagiya gelecek biçimde batirilacak olursa, tasin içine hiç su girmedigi görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabin tamamini doldurdugundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karsilik eger, bir sise agzindan bir miktar hava emildikten sonra suya batirilacak olursa, suyun sisenin içinde yükseldigi görülür. Öyleyse dogada bosluk yoktur.

Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun sise içerisinde yukariya dogru yükselmesini Aristoteles fizigi ile açiklamak olanakli degildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin dogal yerine dogru, yani asagiya dogru olmasi gerektigini söylemistir. Bosluk da olanaksiz olduguna göre, bu olgu nasil açiklanacaktir? Bu durumda Aristoteles fiziginin yetersizligine dikkat çeken Fârâbî, hem boslugun varligini kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açiklayabilen yeni bir varsayim olusturmaya çalismistir. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulundugu mekanin tamamini doldurur; yani bir kapta bulunan havanin yarisini tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabin her tarafini dolduracaktir. Bunun için kapta hiç bir zaman bosluk olusmaz.

2. Hava ve su arasinda bir komsuluk iliskisi vardir ve nerede hava biterse orada su baslar.

Fârâbî, iste bu iki ilkenin isigi altinda, suyun sisenin içinde yükselmesinin, boslugu doldurmak istemesi nedeniyle degil, kap içindeki havanin dogal hacmine dönmesi sirasinda, hava ile su arasindaki komsuluk iliskisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle olustugunu bildirmektedir.

Yapmis oldugu bu açiklama ile Fârâbî, Aristoteles fizigini elestirerek düzeltmeye çalismistir. Ancak açiklama yetersizdir; çünkü havanin neden dogal hacmine döndügü konusunda suskun kalmistir. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açiklamasi, sonradan Bati'da Roger Bacon tarafindan dogadaki bütün nesneler birbirinin devamidir ve doga bosluktan sakinir biçimine dönüstürülerek genellestirilecektir.

* Ibn Haldûn

Ibn Haldûn (1332-1406) Hadramut'tan Endülüs'e göç edip daha sonra Tunus'a yerlesen asil bir aileye mensuptur. Macerali bir hayat sürmüs, hem memleketinde hem de Endülüs'te bulunan küçük sultanliklarda vezirlik de dahil olmak üzere çok önemli idarî görevlerde bulunmustur. Bu sirada muhtelif topluluklari yakindan gözleme olanagini elde etmis ve Berberî tarihini konu edinen yedi ciltlik meshur yapiti Kitâbu'l-'Iber'i 1380 tarihinde tamamlayarak ilk nüshasini Tunus sultanina sunmustur.

Ibn Haldûn, Kitâbu'l-Iber'in meshur Mukaddime'sinde, yani girisinde, tarih disiplinini bilimlestirmeye çalisir. Bilindigi gibi, Aristoteles tarihî arastirmayi bilimin disinda birakmis ve bilimlerin, insanlarin neden olduklari degisken olaylarla degil, degisken olmayan olaylarla ilgilenmesi gerektigini söylemisti. Ibn Haldûn öncelikle bu görüse karsi çikarak tarihin bilimlestirilebilecegini savunmustur.

Ibn Haldûn'a göre, tarih Yunan tarihçileri ile bunlardan sonra gelen Müslüman tarihçilerinin düsündükleri gibi, bir takim dinî, siyasî ve askerî olaylari, olus anlarina göre arka arkaya siralamaktan veya peygamberlerin ve hükümdarlarin hayatlarini anlatmaktan ibaret degildir. Bir tarihçinin, öncelikle tarihî olaylardaki benzerlikleri ve farkliliklari saptayarak, bunlar arasindaki zaman ve mekan disi nedensel iliskileri belirlemesi gerekir; tarih, ancak bu düzeye ulastirildiginda bilimlesebilir.

* Ibn Rüsd

Endülüs'ün yetistirmis oldugu en büyük filozoflardan ve hekimlerden birisi olan Ibn Rüsd (1126-1198), Aristoteles'in yapitlarina yapmis oldugu yorumlarla Aristotelesçiligin dirilmesini ve güçlenmesini saglamistir.

Felsefecilerle kelamcilar arasinda cereyan eden tartismalarda, Ibn Rüsd, felsefecilerin tarafini tutmus ve Gazâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife (Filozoflarin Tutarsizliklari) adli yapitindaki görüsleri elestirerek akil yoluyla ulasilan bilgilere güvenilebilecegini savunmustur. Ibn Rüsd'e göre, akil ile vahiy çatismaz ve bu nedenle, Ilahî Hakikat'in bilgisine götüren yollardan birisi de akildir. Ibn Rüsd'ün bu yaklasimi, felsefecilerle kelamcilar arasindaki çatismayi giderecek nitelikte olmasina ragmen, Islâm Dünyasi'ndan çok Hiristiyan Dünyasinda etkili olmustur.

Ibn Rüsd idarî görevlerinin yaninda saray hekimligi de yapmis ve 1162-1169 yillari arasinda yazmis oldugu el-Külliyât fî't-Tib adli yapitiyla tibbin bütün konularini bir araya toplamistir.

* Ibn Sînâ

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tip ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarinda seçkinlesmis olan, Ibn Sînâ (980-1037) matematik alaninda matematiksel terimlerin tanimlari ve astronomi alaninda ise duyarli gözlemlerin yapilmasi konulariyla ilgilenmistir. Astroloji ve simyaya itibar etmemis, Dönüsüm Kuraminin dogru olup olmadigini yapmis oldugu deneylerle arastirmis ve dogru olmadigi sonucuna ulasmistir. Ibn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayisiyla daha degersiz :-):-):-):-)llerden altin ve gümüs gibi daha degerli :-):-):-):-)llerin elde edilmesi mümkün degildir.

Ibn Sînâ, mekanikle de ilgilenmis ve bazi yönlerden Aristoteles'in hareket anlayisini elestirmistir; bilindigi gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasindaki temas ortadan kalktiginda, cismin hareketini sürdürmesini saglayan etmenin ortam, yani hava oldugunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve digeri cismi tasima olmak üzere birbiriyle bagdasmayacak iki görev yüklüyordu. Ibn Sînâ bu çelisik durumu görmüs, yapmis oldugu gözlemler sirasinda hava ile rüzgârin güçlerini karsilastirmis ve Aristoteles'in hakli olabilmesi için havanin siddetinin rüzgârin siddetinden daha fazla olmasi gerektigi sonucuna varmistir; oysa meselâ bir bir agacin yakinindan geçen bir ok, agaca degmedigi sürece, agaçta ve yapraklarinda en ufak bir kipirdanma yaratmazken, rüzgar agaçlari sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanin siddeti cisimleri tasimaya yeterli degildir.

Ibn Sînâ, her seyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalismalariyla taninmistir. Tipla ilgili birçok eser kaleme almistir; bunlar arasinda özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, Ibn Sînâ dendiginde, onun adiyla özdeslesmis ve Bati ülkelerinde 16. yüzyilin ve Dogu ülkelerinde ise 19. yüzyilin baslarina kadar okunmus ve kullanilmis olan el-Kânûn fî't-Tib (Tip Kanunu) adli eseri akla gelir. Bes kitaptan olusan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'i, anatomi ve koruyucu hekimlik, Ikinci Kitab'i basit ilaçlar, Üçüncü Kitab'i patoloji, Dördüncü Kitab'i ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Besinci Kitab'i ise çesitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrintili bilgiler vermektedir.

Ibn Sînâ'nin söz konusu eseri incelendiginde, konulari sistematik bir biçimde inceledigi görülür. Tarihte ilk defa, tip ve cerrâhîyi iki ayri disiplin olarak degerlendiren Ibn Sînâ, cerrâhî tedavinin saglikli olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamistir. Hayatî tehlikenin çok yüksek olmasindan ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermis ve ameliyatlarda kullanilmak üzere bazi aletler önermistir.

Gözle de ilgilenmis olan Ibn Sînâ, döneminin seçkin fizikçilerinden Ibn Heysem gibi, Göz-isin Kurami'ni savunmus ve üst göz kapaginin disa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlügü gibi daha önce söz konusu edilmemis hastaliklar hakkinda da ayrintili açiklamalarda bulunmustur.

* Yusuf Has Hâcib

11. yüzyilin baslarinda Balasagun'da dogmus olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya basladigi Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adli yapitini 1069 yilinda Kasgar'da tamamlayarak Karahanli hakanlarindan Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmustur.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluga kavusmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadiyla yazilmistir. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yi kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnizca ibadetle vakit geçirmek dogru degildir. Çünkü böyle bir insanin ne kendisine ne de toplumuna bir yarari vardir; oysa baskalarina yararli olmayanlar ölülere benzer; bir insanin erdemi, ancak baska insanlar arasindayken belli olur. Asil din yolu, kötüleri iyilestirmek, cefaya karsi vefa göstermek ve yanlislari bagislamaktan geçer. Insanlara hizmet etmek suretiyle faydali olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kilacaktir.

Yusuf Has Hâcib bu yapitinda bilimin degerini de tartisir. Ona göre, alimlerin ilmi, halkin yolunu aydinlatir; ilim, bir mesale gibidir; geceleri yanar ve insanliga dogru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalismak gerekir. Eger dikkat edilirse, bir alimin ilminin digerinin ilminden farkli oldugu görülür. Mesela hekimler hastalari tedavi ederler; astronomlar ise yillarin, aylarin ve günlerin hesabini tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalidir. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; basa geçip sürüyü dogru yola sürerler.

b. Matematik

Islâm Dünyasi'nda basta aritmetik olmak üzere, matematigin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarina önemli katkilarda bulunan matematikçiler yetismistir. Ancak bu dönemde gerçeklesen gelismelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamlari'nin yerine Hintlilerden ögrenilen Hint Rakamlari'nin kullanilmaya baslanmasidir. Konumsal Hint rakamlari, 8. yüzyilda Islâm Dünyasi'na girmis ve hesaplama islemini kolaylastirdigi için matematik alaninda büyük bir atilimin gerçeklestirilmesine neden olmustur.

c. Astronomi

Çeviriler yoluyla Yunanlilardan alinan bilimlerden birisi de astronomidir. Islâm Dünyasi'nda astronomi, Aristoteles'in bilim anlayisinin etkisi ile matematigin bir dali olarak benimsenmis ve bu nedenle Günes, Ay ve diger bes gezegen ile yildizlara iliskin gözlem verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirilmaya çalisilmistir.

Islâm Dünyasi'nda astronomlar birbirleriyle baglantili olan iki tür etkinlik üzerinde yogunlasmislardir: hem gözlem aletleriyle gökyüzünü gözlemlemisler ve hem de gözlem verilerini hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirmaya çalismislardir. Bunlardan ilki gözlemsel astronominin alanina girmektedir ve bu konuda Islâm astronomlari, belki de gözleme daha yatkin olan bilim anlayislarinin bir sonucu olarak Yunanlilardan daha derin izler birakmislardir. Ilk gözlemevleri onlar tarafindan kurulmus, gözlemlerin dakikligini arttirmak için yeni gözlem araçlari ve gözlem teknikleri gelistirilmistir; hatta bu amaçla, açilarin ölçümünde kirisler yerine yeni bulunan trigonometrik fonksiyonlar kullanilmaya baslanmistir. Ancak kuramsal astronominin alanina giren ikinci etkinlikte ayni ölçüde basarili olduklarini söylemek olanaksizdir. Müslüman astronomlar, Aristoteles'in yolundan giderek, Yer'in hareket etmeksizin evrenin merkezinde durduguna ve Günes de dahil olmak üzere diger bütün gök cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hizlarla dolandigina inanmislardir. Bu konuda, Ptolemaios tarafindan önerilen eksantrik ve episikl düzenekleri önemli degisiklikler yapilmaksizin benimsemislerdir.

Astroloji ise, Hellenistik Dönemi bilginlerinde oldugu gibi, astronominin bir dali olarak görülmüs ve bir iki istisna disinda hemen bütün astronomlar tarafindan benimsenmistir. Islâm Dünyasi'nda Ptolemaius'un Tetrabiblos (Dört Kitap) adli meshur eseri ile yayginlasan astroloji, yildizlar ve gezegenlerin, insanlarin mizaci ve gelecegi üzerinde etkili oldugu ilkesine dayanmaktadir. Bu dönem astronomisinin genis kitlelere nüfuz etmesinde kismen yararli olmussa da, bu dalin bilimsel hiçbir degeri yoktur.

d. Fizik

Yunan Dünyasi'nda oldugu gibi, Ortaçag Islâm Dünyasi'nda da, bugünkü fizik bilimine karsilik gelen bagimsiz bir disiplin yoktur ve fizik arastirmalari doga felsefesinin sinirlari içinde yürütülmüstür. Bu anlayis, aslinda yakin dönemlere kadar gelmistir. Mesela, fizik tarihinin en büyük bilginlerinden birisi olan Newton, temel yapitini Doga Felsefesinin Temel Ilkeleri olarak adlandirmistir ve dolayisiyla kendisini bir doga filozofu olarak görmüstür.

Islâm Dünyasi'ndaki fizik çalismalari, hareket ve bosluk gibi, Aristoteles'in belirledigi konular çerçevesinde kalmistir ve onun görüslerine dayanmistir. Olus ve bozulusa ugrayan her sey, Aristoteles :-):-):-):-)fiziginin temelini olusturan dört nedensel ilke dogrultusunda anlamlandirilmaya çalisilmistir. Hareket, belirli bir cismin, belirli bir biçimde gerçeklesen deviniminden olusmustur ve bu devinimin hem bir yapicisi ve hem de bir amaci bulunmaktadir.

e. Kimya

Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari, daha önce Hellenistik Çag'da Iskenderiye'de yapilmis olan simya çalismalarindan yogun bir biçimde etkilenmistir. Bu çalismalar sirasinda yavas yavas belirginlesmeye baslayan Yapisal Dönüsüm Kurami'na göre, dogadaki bütün :-):-):-):-)ller, aslinda bir kükürt-civa bilesimidir; ancak bunlarin iç ve dis niteliklerinde farkliliklar bulundugu için, kükürt ve civa kullanmak suretiyle istenilen :-):-):-):-)li elde etmek mümkündür. Bilindigi gibi, simyagerler, tarih boyunca, bu kurama dayanarak, kursun ve bakir gibi nisbeten daha az kiymetli :-):-):-):-)lleri, altin ve gümüs gibi :-):-):-):-)llere dönüstürmek istemislerdir. Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari da genellikle bu dogrultuda sürdürülmüstür.

Yine Müslüman simyagerlerin maksatlarindan birisi de bu dönüsümü gerçeklestirecek el-Iksir'i, yani mükemmel maddeyi bulmaktir. Mükemmele en yakin :-):-):-):-)l altin oldugu için, genellikle bu çalismalarda altinin kullanildigi görülmektedir. Iksir, ayni zamanda sonsuz yasamin kapisini aralayacak bir anahtar olarak da düsünülmüstür.

Simyagerler, Yeryüzü'ndeki :-):-):-):-)llerle Gökyüzü'ndeki gezegenler arasinda da iliski kurmuslardir. Örnegin altin Günes'le ve gümüs ise Ay'la eslestirilmis ve bu :-):-):-):-)lleri göstermek için Günes ve Ay'a benzeyen simgeler kullanilmistir. Bu simgeler, on sekizinci yüzyila kadar pek fazla degismeden gelmistir; günümüzdeki simgeler ise on sekizinci yüzyildan itibaren sekillenmeye baslamistir.

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, simyayi benimseyenlerle benimsemeyenler arasinda süregelen tartismalarin, kimyanin gelisimi üzerinde çok olumlu etkiler yaptigi görülmektedir. Çünkü bu tartismalar sirasinda, taraflar, görüslerinin dogrulugunu kanitlamak için, çok sayida deney yapmis ve bu yolla deneysel bilginin artmasinda önemli bir rol oynamislardir.

f. Biyoloji

Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki biyoloji arastirmalarini, bitkibilim ve hayvanbilim çerçevesinde degerlendirilecek olursa, bu alanlarin daha çok Aristoteles ve Dioscorides gibi Yunan bilginleri tarafindan derlenmis olan bilgi birikimine dayandirilmis oldugunu söylenebilir. Ancak, bu birikime Müslüman arastirmacilarin yasamis olduklari çevreden edinmis olduklari bilgilerle kisisel gözlemleri de eklemek gerekir.

Erken tarihli biyoloji yapitlari genellikle ansiklopedik bir nitelik tasir. Bunlarda, bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yani sira, hikayelere ve hadislere de yer verilmistir. Incelenen bitkiler daha çok tibbî bitkilerdir. Hayvanlara iliskin açiklamalarin ise, özellikle at, deve ve koyun gibi gündelik yasantiyi dogrudan dogruya etkileyen canlilar üzerinde yogunlastigi görülmektedir.

Bitkibilimle ilgilenenler genellikle doktorlardir; bunlar tedavi sirasinda daha çok bitkilerden yapilan ilaçlar kullanilmaktadir.

g. Cografya

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, cografyacilar, Dünya'nin çapinin veya çevresinin hesaplanmasi, haritalarin düzgün bir sekilde çizilebilmesi için uygun izdüsüm yöntemlerinin gelistirilmesi, enlem ve boylam çizgilerinden olusan bir konuslandirma sisteminin kurularak Yeryüzü'ndeki önemli noktalarin enlem ve boylamlarinin belirlenmesi gibi matematiksel islemlere dayanan matematiksel cografya ile bilinen Dünya'nin beserî ve fizikî özelliklerini betimlemeyi hedefleyen tasvirî cografyanin gelisimi yolunda önemli girisimlerde bulunmuslar ve özellikle tasvirî cografya alanina degerli katkilarda bulunmuslardir.

h. Tip

Yunan hekimleri tarafindan yazilmis olan bilimsel yapitlar Arapça'ya çevrilmeden önce, Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki tip bilgisi, geleneksel anlayis ve uygulamalar ile Hz. Muhammed'in beden ve ruh sagliginin korunmasina iliskin önerilerinden olusuyordu. Peygamber Tibbi olarak adlandirilan bu birikim, Müslümanlar arasinda yaygin bir biçimde benimsenmis ve kullanilmistir.

Çevirilerden sonra, Müslüman hekimler arasinda özellikle Galenos'un görüslerinin yayginlastigi görülmektedir; ancak Müslüman hekimler Yunan birikimini yeterli bulmamislar ve yaptiklari arastirmalar sirasinda edinmis olduklari kisisel gözlemleri ve deneyimleri bu birikimle kaynastirarak tip biliminin gelisimine önemli katkilarda bulunmuslardir. Râzî, Ali ibn Abbâs, Ibn Sînâ, Zehrâvî ve Ibn Nefis gibi isimler, bu dönemin önde gelen hekimleri arasinda bulunmaktadir.

* Ali ibn Abbâs

10. yüzyilda yasayan Ali ibn Abbas Ortaçag'in önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sinaat (Tip Sanati) adli kitabi tipla ilgili bütün konulari içermektedir ve Ibn Sinâ'nin el-Kanun fî't-Tib (Tip Biliminin Kanunu) adli yapiti yazilincaya kadar Islâm Dünyasi'nda el kitabi olarak kullanilmistir.

Ali ibn Abbâs bu yapitinda bastan ayaga dogru, bütün beden hastaliklarini sirasiyla konu edinmis ve bunlarin belirtileri ile teshis ve tedavileri hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Yaralar, tümörler ve taslar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karsilasildiginda, cerrahlarin su kosullari göz önünde bulundurmalari gerektigini savunmustur:

1. Cerrahin anatomi bilgisi yeterli olmalidir.
2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.
3. Ameliyat sonrasinda, hastanin bakimina önem verilmelidir.

Yapitin baslarinda bulunan anatomi bölümünde, damarlara iliskin yapilan açiklamalar tip tarihi açisindan önem tasimaktadir. Damarlari iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarlarin çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalin oldugunu belirtmistir.

l. Tarih

Islâm tarihçiliginin baslangiç dönemlerinde, tarihî yapitlarin, tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerin gereksinimlerini karsilamak maksadiyla, Hazret-i Muhammed'in hayati ve savaslari gibi iki konu üzerinde yogunlastiklari görülmektedir. Sonradan bu konulara, Kuran-i Kerim'de geçen kavimlere ve peygamberlere iliskin olaylarla Dört Halife, Emevîler ve Abbasîler döneminde yasanan gelismeler eklenerek, tarihî yapitlarin kapsami genisletilmistir. Evrenin yaratilisindan tarihçinin yasadigi döneme kadar Islâm dinî ve siyasî tarihinin islendigi tarihlerin özellikle Abbasîler döneminde belirdigi ve yayginlastigi söylenebilir. Mesela Arap tarihçiliginin babasi olarak görülen Taberî'nin Resuller ve Melikler Tarihi adli yapiti bu plana uygun olarak yazilmis ilk Arapça kitaptir. Bu yapitin en önemli yanlarindan birisi, bilimsel tarafsizligi ilke edinmis olmasi ve olaylari görgü taniklarinin sözlerine ve güvenilir belgelere dayandirarak anlatmasidir. Fetihlerle birlikte Islâm Dünyasi giderek genisleyince ve Araplarin diger milletlerle siyasî, ticarî ve kültürel münasebetleri artinca, Islâm tarihinin genel tarih içerisine yerlestirilmesi gerektigi anlasilmis ve tarih yapitlarinin kapsamlari buna uygun düsecek biçimde biraz daha genisletilmistir

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda çok degerli kent tarihleri de yazilmistir; Bagdad ve ?am gibi önde gelen medeniyet merkezlerinin tarihleri anlatilirken, buralarda yetisen büyük sahsiyetlerin hayat öyküleri ve eserleri de tanitilmis ve böylece biyografya ve bibliyografya bilimlerinin temelleri atilmistir.

« Önceki ::


Blogcu ile yapıldı


Sitetistik